Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
İSLAM TARİHİNDEN BİR YAPRAK : MÛTE HARBİ; YÜZ BİN’E KARȘI ÜÇ BİN KAHRAMAN
Köşe Yazısı Tarihi : 18-03-2013       
İsmet Mere
ismet.mere@mynet.com

( Manevi Penceremiz )
İSLAM TARİHİNDEN BİR YAPRAK : MÛTE HARBİ ; YÜZ BİN’E KARȘI ÜÇ BİN KAHRAMAN

Mûte Savașı, Hz. Peygamber (s.a.s.) in Mekke’den Medine’ye hicretinin 8. Yılında, müslümanlarla Suriyeliler ve Bizanslılar arasında meydana gelen ilk savaștır. Bizans, o zamanki büyük imparatorluklardan birsidir ve ordusu da teçhizat ve sayı itibariyle önemli bir ordudur. Düșman ordusu yüz bin kiși ve mükemmel donanımlıdır. (Bazı kayıtlarda yüz bin Bizans, yüz bin de araplardan toplanan olmak üzere iki yüz bin olduğu yazılmaktadır.) İslâm ordusu ise üç bin kișidir. Sadece on șehit vererek Medine’ye geri dönülmüș olması büyük bir bașarı olarak kabul edilmektedir. Ayrıca bu savaș ile müslümanlar hristiyan ordusunu ve savaș tarzını gördüklerinden daha sonraki savașlara da ona göre hazırlanılmıștır.

SAVAȘIN SEBEPLERİ :

Rasûlüllah (s.a.s.) çevre devlet bașkanlarınıİslâm’a dâvet için çeșitli mektuplar göndermıștir. Bu arada Bizans İmparatorluğuna bağlı olan BUSR (Palestinde) vâlisine de bir mektup gönderdi. Bu mektubu götüren Hâris İbn-i Umeyr (r.a.) diğer bir Gassânî reisi olan Șurahbil İbn Amr’ın arazisinden geçerken elçi olduğunu belirtmesine rağmen, elçiye zeval olmaması genel adet olduğu halde Șurahbil tarafından küstahça șehit edildi. Bundan bașka Hazret-i Peygamber’in gönderdiği on beș kișilik bir devriye kolu da Sûriye sınırında pusuya düșürülüp șehit edilmiști. Bu pusudan sadece bir kiși kurtulmuștu. Bunun dıșında Hazret-i Peygamberin hic bir elçisi șehit edilmemiștir.

Milletler arası hukuka aykırı olan bu harekete karșılık verilmesi gerekiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) hicretin sekizinci yılı cemâziyel evvel ayında, Sûriye taraflarına bir sefere çıkılacağını ilân ettirdi. Ashab durumun önemini bildiği için sebebini bile sormadan derhal Medine yakınındaki Cürûf mevkiinde toplandı. Kısa sürede ordunun mevcudu üç bine ulaștı. Ordunun bașına da, evlâdlığı ZEYD BİN HÂRİSE’yi komutan tayin etti. Kendisine de beyaz bir sancak vererek vazifesinin ne olduğunu bildirdi. Ashabına da bir konușma yaparak șöyle dedi :

« Harbde Zeyd İbn-i Hârise șehid olursa yerine Câfer İbn-i Ebî Tâlib geçsin. O da șehid olursa yerine Abdullah İbn-i Revâha geçsin. O da șehid olursa, asker kimi isterse onu kumandan tâyin etsin » buyurdu.

Bundan sonra Curûf’da toplanan islâm askerlerinin arasına girerek șöyle hitab etti :

« Oralarda her kim varsa önce İslâm’a dâvet ediniz. Eğer kabul ederlerse, onlara İslâm dînini telkin ediniz. Arzu edenler Medine’ye hicret etsin. Muhâcirlik haklarına ve sevâbına nâil olurlar. İsteyenler de yerlerinde kalsınlar. Eğer muhâlefet ederlerse, -Allah’ın yardımına sığınarak- O’nun ve sizin düșmanlarınızla çarpıșın. Gittiğiniz yerlerde birtakım râhiplere rastlıyacaksınız. Onlara hiç bir zarar vermeyiniz. Hurma ve diğer meyve veren ağaçları kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız. »

Bundan sonra Curûf’dan Mûte’ye doğru haraket eden İslâm ordusunu Seniyyetül Vedâ tepesi mevkiine kadar uğurladı, vedâlașıp onlar için hayır duâlar etti. Kendisi Medine’ye döndü, ordu da üç bin kiși olarak Mûte’ye doğru ilerledi.

İslâm ordusunun hazırlığını bir ajan Șurahbil Bin Amr’a ve șûriyelilere bildirdiğinden dolayı düșman derhal harb hazırlıklarına bașlamıștı. Kısa bir zaman içerisinde Bizanslılardan ve Lahm, Cüzam, Kayn gibi arap kabîlelerinden meydana gelen yüz bin kișilik bir kuvvet hazırladı.

İslâm ordusu, karșısına nasıl bir kuvvet çıkacağını bilmeden ilerliyordu. Mean Mevkii’ne geldiklerinde ise düșman ordusunun yüz bin kișiden meydana geldiğini haber aldılar. İlk anda șasırır gibi oldularsa da hemen bir meclis toplayarak ne yapacaklarını müzakere ettiler. Bir ara durumu Hz. Peygamber’e yazarak O’nun tâlimatını istemeyi düșündüler. O sırada Abdullah Bin Revâha (r.a.) ayağa kalkarak șöyle haykırdı : « Arkadașlar ! Biz evlerimizden niçin çıktık ? Ölürsek șehit, yașarsak gâzi olmak için değil mi ? O halde düșünüp duracak ne vardır ? dedi. Onun bu ateșli konușması üzerine de islâm askerleri, can verip can almaya karar verdiler.

Bu karardan sonra yollarına devam ederek Mûte’ye varan İslâm ordusu karșılarında pek mükemmel bir șekilde teçhizatlanmıș yüz bin kișilik düșman ordusu gördüler. Bu durum karșısında ölümden kurtulmanın kesin olarak mümkün olmadığına inanan islâm askerleri, âdeta ölümü küçümsercesine Allah Allah nidâlarıyla düșman saflarına saldırdılar. Üç bin kișilik iman kalesinin önderi Zeyd İbn-i Hârise (r.a.) ordunun önünde askerlere örnek olmak üzere yaya olarak ilerledi. Öylesine pervâsızca çarpıșıyordu ki göğsü delik deșik olmuștu. Șehâdet șerbetini içerken sancağı, Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib (r.a.) e verdi.

Henüz daha kırk yașına varmamıș olan Câfer (r.a.) sancağı alır almaz pervâsızsa atını düșman ordusunun içine sürdü. Kılıcını salladığı her darbede bır düșmanın kellesini uçuruyordu. Düșman dört tarafını çevirince de yaya olarak savașmanın daha uygün olacağını düșündü. Atından indi. Düșmana kalmaması için atının ayaklarını kılıcladı. Düșmanın içine daldı. Hârikalar gösterirken sağ eli kesildi, Sancağı sol eline aldı. Biraz sonra sol eli de kesilince, Rasulüllah’ın sancağına sarıldı ve șehid oluncaya kadar yere düșürmedi.

Bu arada Abdullah Bin Revâha (r.a.) üç gündür geceli gündüzlü harb etmiș, ağzına bir lokma bir șey girmemiști. Nefsinin ihtiyacını da temin etmesi gerekiyordu. Bunun için bir kenara çekilerek ilk lokmayı ağzına koymuștu ki tam o anda Câfer (r.a.) ın șehit olduğu haberi geldi. Ağzına koyduğu bu ilk lokmayı atarak ; « Ey nefis ! Câfer dünyâdan gitti. Sen halâ yemekle uğrașıyorsun. Yemek senin içindir, harb etmek ise Allah içindir. Dedi ve düșman safları içine dalarak Cafer (r.a.) ın altından sancağı alarak düșmana saldırdı. Bir süre sonra parmağı kesildi. Kopmadığı için düșmana salladığı kılıçla birlikte o da sallanıyor ve savașmasını engelliyordu. Atından inip ayağıyla üzerine basıp parmağını kopardı ve acısından kurtuldu . Daha sonra da :

« Ey nefis ! Seni kadının mı düșündürüyor ? ben onu boșadım. Yoksa kölelerin mi düșündürüyor ? Ben onları âzâd ettim. Bağ ve bahçelerinden ayrılmak mı seni üzüyor ? Ben onları Allah’ın Rasûlüne hediyye ettim. O halde neyin var ? Haydi Allah için savaș » diyerek tekrar düșman saflarına saldırdı. Biraz sonra o da șehâdet șerbetini içti.

Bunun üzerine islâm ordusu șașkına döndü ve dağılmaya yüz tuttu. Bu arada HALİD BİN VELİD (r.a.) kaçan askerlerin önüne geçmeye çalıștıysa da bașaramadı. Kendine uygun bir yer seçerek orada savașa devam etti ve sebat gösterdi. Kutbe Bin Âmir (r.a.) da kaçan askerlerin önüne geçerek ; « Ey cemaat-ı müslimîn ! Kaçarken düșmanın atlarının altında ezilmektense mertçe savașarak din uğrunda șehîd olmak daha hayırlı değil midir » dedi ve onların hislerini tahrîk ederek onları geri çevirmeye muvaffak oldu. Geri dönenler birer ikișer Hz. Hâlid Bin Velîd (r.a.) ın yanında toplandılar. Bu sırada sancağı, Sâbit İbn-i Akram almıștı. O da Hâlid Bin Velid (r.a.) ın yanına geldi. Bu sûretle dağılan askerler Hâlid b. Velid (r.a.) ın etrafında toplandılar.

Böylece İslâm askerleri tekrar bir araya toplanınca Sâbit İbn-i Akram (r.a.) sancağı Hâlid b. Velid (r.a.) a vermek istedi. Fakat O bunu kabul etmeyerek ; « Sen ona benden daha lâyıksın. Benden daha yașlısın. Bedir savașında bulundun. » dedi. Buna karșı ise Sâbit b. Akrâm (r.a.) da fikrinde ısrar ederek « Sen savaș ilmini benden daha iyi bilirsin. Ben bu sancağı sana teslim etmek üzere aldım » dedi. Askerlere hitaben de : « Hâlid İbn-i Velid’in komutaanlığına râzı mısınız » diyerek onların fikirlerini sordu. Onlar da evet râzıyız diyerek Hâlid b. Velid’in komutanlığını kabul ettiler. Böylece Hâlid b. Velid (r.a.) ittifakla komutan seçildi. Savaș yeniden kızıștı. Hâlid b. Velid ve İslâm askerleri yeni kahramanlık destanları yaratırcasına çarpıștılar. O gün Hâlid b. Velid (r.a.) in elinde dokuz kılıç kırıldı. Kendisi bu hususta șöyle der :

« Mûte günü elimde dokuz kılıç parçalandı. Yalnız ağzı enli bir kılıcım vardı. Elimde o mukâvemet etti. »

Akșam olunca iki ordu birbirinden ayrıldı. Bu ayrılmadan faydalanan düșman ordusu, sabahın erken saatlerinde müslümanları kușatıp imhâ etme kararı aldı. Bu kararı gerçekleștirmek için de hazırlıklara bașladı. Fakat savaș tekniğinde uzman bir komutan olan Hâlid İbn-i Velid (radiyallâhü anhü) gecenin karanlığından faydalanarak İslâm askerlerinin yerlerini değiștirdi : Sağdakileri sola, soldakileri sağa, öndekileri arkaya, arkadakileri öne geçirdi. Sabah olunca, karșılarında bir gün öncekinden bașka askerler gören düșman ordusu, müslümanların geceleyin takviye kuvvetler aldıklarını düșünerek büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Halid b. Velid (r.a.) ın șiddetli hücumları karșısında önemli zâyiatlar vererek geri çekilmeye bașladılar. Böyle bir durum karșısında umduğunu bulamayan düșman ordusunun morali bozuldu. Savaș alanını bırakarak geri çekilmek zorunda kaldı. Düșmanın hezimetinden faydalanmasını bilen Hâlid (r.a.) da bu sayıdaki bir kuvvetle yüz bin kișilik düșman ordusunu takip etmeyi gereksiz görerek yavaș yavaș geri çekildi. Üç bin kișilik İslâm ordusunu, yüz bin kișilik düșman ordusu karșısında eriyip yok olmaktan kurtardı. Böylece müslümanların gâlip olduğu bir sırada savașı sona erdirdi. Daha sonra da düșman ordusundan kalan ganîmetleri alıp sâlimen Medine’ye döndü.

SAVAȘ ESNASINDA HZ. PEYGAMBER’İN ȘEHİTLERİ DUYURMASI :

Mûte muharebesi esnâsında Medine’de bulunan Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescid-i șerifde ashâbı ile birlikte oturmuș konușuyordu. Bu sırada kalb ve basîret gözü Rabb’ına çevrilmiș olan Hz. Muhammed (s.a.s.) mûcizelerinden birisi olarak, Mûte muhârebesinde olup biten her șeyi birer birer haber vermeye bașladı. Bu mûcizeyi Mescid-i Nebî’de ashâbının huzûrunda gösteren Hz. Muhammed (s.a.s.) Mûte Muhârebesinin en kanlı safhasında minbere çıkarak oturdu. Bu esnâda Allâh-ü Teâlâ savaș sahnesinin bütün ihtișâmını Rasûlüne gösterdi. Böylece harb sahnesini gören Rasûlüllah (s.a.s.) bir anda mübârek yüzünü Ashâb-ı kirâmına çevirerek Zeyd İbn-i Hârise (r.a.) ın șehid olduğunu, sancağı da Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib (r.a.) ın aldığını söyledi. Biraz durduktan sonra mübârek gözlerinden inci tânesi gibi yașlar akmaya bașladı ve amcasının oğlu olan Câfer İbn-i Ebî Tâlib (r.a.) ın da iki kolu kesildikten sonra șehid olduğunu haber verdi. Biraz sonra da Abdullah İbn-i Revâha (r.a.) ın șehid olduğunu bildirdi. Bunları söylerken de iki gözünden yașlar akıyordu. Bir süre sonra da șöyle buyurdu : « Allah’ın kılıçlarından biri olan Hâlid İbn-i Velid sancağı eline aldı ve iș onun yüzünden Fetih oldu. Allahım ! Hâlid senin kılıçlarından bir kılıçtır. Sen ona yardım eyle » dedi. Bundan dolayı da Hâlid Ibn-i Velid’e « Seyfullah » (Allah’ın kılıcı) denildi. Sonuç olarak șu söylenebilir ; Müslümanlar bu savașta da kendilerinden kat kat üstün düșmana karșı galip geldiler ve İslâm dîninin ulviyyetini bir kerre daha cihâna ilân ettiler.

__________________________

Kaynak : 1-Hazret-i Muhammaed, Hayâtı, eșsiz ahlâk ve faziletleri.Celâleddin Karakılıç.

1-İslâm Peygamberi,Hayatı ve Eseri. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah. İstanbul 1966. Baskı. Ankara 2004
Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları