Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
ZOR KİTAP
Köşe Yazısı Tarihi : 30-06-2014       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

ZOR KİTAP

Üzerinde aldığım tarih yazılı değil ama muhtemelen, alalı iki seneyi geçti. Bu süre zarfında bir kez okumaya başladım, ilk 50 sayfadan sonra daha fazla direnemeyerek bırakmak zorunda kaldım. Ama hem kitabın içeriği (öğrenmek istediğim ideoloji), hem yazarı (Bu alanda Türkiye’de otorite kabul edilen, Atilla YAYLA) eserin bir an önce okunmasını gerekli kılıyordu, bundan hareketle geçenlerde tekrar okumaya başladım. Aslında, cüsse olarak herhangi bir korkutucu tarafı yok, 226 sayfaya ek olarak 13 sayfalık bir kavramlar sözlüğü bölümünden oluşuyor. “Liberalizm”den hemen önce Jasper Kent’e ait “On İki” ve “On Üç Yıl Sonra” adlı, seri halindeki, toplam yekûnu 1000 sayfayı bulan iki kitabı, nispeten, kısa bir sürede okumuş olmanın cesaretiyle kararlı bir şekilde tekrar okumaya başladığım kitap, yaklaşık bir 40 sayfasını “anlamadığım/anlayamayacağım” için okumadan atlamama rağmen yine haftalarca elimde “süründü”. Bu sürünme sürecini daha önce “Masonların Saklı Tarihi”, “Tutunamayanlar” ve “Ses ve Öfke”de de yaşadığımı hatırlıyorum. Masonların Saklı Tarihi’ni epey zorlanarak da olsa bitirdim, Tutunamayanlar’ı ise ikinci denenmemde bitirebildim ama bu kitapla ilgili birçok insanın aynı sorunu yaşadığını biliyorum. Bir öğrencimin tavsiyesiyle okumaya başladığım Ses ve Öfke’yi ise –maalesef- bitirememiştim. Ama Ses ve Öfke’ye dair şu tanıtım yazısını paylaşınca bana hak vereceğinize inanıyorum;

Ses ve Öfkebilinç akışı tekniğinin en iyi örneklerinden biridir. Romanda olay örgüsü karmaşıktır; ayrı parçalar ayrı zaman dilimlerine aittir, genel bir bakışla romanın sondan başa doğru olduğu söylenebilir. Kitap dört bölümden oluşmaktadır; ilk bölüm zihinsel özürlü olan Benjy nin ağzından anlatılmıştır, ikinci bölüm ise Benjy'nin kardeşi Quentin'in intihar ettiği gün aklından geçenlerden oluşmaktadır, üçüncü bölümde 6 Nisan'da olanlar diğer erkek kardeş Jason'ın ağzından anlatılmıştır, dördüncü bölüm ise her şeyi bilen hikâyeci tarafından anlatılmıştır. İlk iki bölümde şimdiki zaman için geçmiş zaman kullanılır ve diğer bölümlere göre okuyucuyu yorucudur.”

Atilla Yayla’nın kitabı, aslında, bu öğretiye dair giriş niteliğinde bir eser. Liberalizmin temel ilkeleri ve önde gelen fikir adamlarının görüşlerine dair öz ve özet bilgiler içeriyor. Ama bu haliyle bile ortalama bir okuru fazlasıyla zorluyor. Kitabın neredeyse her sayfasında kullanılan teknik terimler okumayı ve anlamayı zorlaştırıyor.(Ama hakkını yemeyelim, kitabın arkasına kavramlar sözlüğü konularak bu sorun giderilmeye çalışılmış) “Kant, paternalist yönetimi en büyük despotizm olarak görür.” Veya “Etatist liberal, Locke’cu liberallerin yaptığı gibi devleti minimize etmek yerine, onu yeniden şekillendirmeyi tavsiye eder.” dozundaki cümlelere hazırlıklı olmak gerek.

Tabi bunları söylerken kitabı kötülemek gibi bir amacım yok ve hiçbir kitap için böyle bir niyet beslememeye çalışırım. –Eleştirel okunduğu sürece- Her kitabın insanlara bir şeyler öğreteceğine inanırım. “Liberalizm”, kuşkusuz, kitaplığımın en değerli eserlerinde biri ancak; bu kitabı okuyabilmek ve anlayabilmek için belli bir birikime sahip olmak gerektiğini ve –belki- birkaç defa okumak gerektiğini kabul etmek gerek.

Çok ayrıntısına girmeden, liberalizme dair Atilla Yayla’nın eserinden derlediğim bilgileri paylaşmaya başlayabiliriz;

Öncelikle liberalizm, 19.yüzyılda sistemli bir teori halinde yükselmeye başlamış ancak aynı yüzyılın sonları ve 20.yüzyılda, sosyalizm ve faşizm gibi alternatif modellerin gelişmesi, bu modellerin aydınlar ve halk nazarında daha fazla kabul görmesiyle irtifa kaybetmiştir.

Liberalizm nedir? Sorusunu ise daha çok, bu teorinin kabulleri, hedefleri ve savundukları üzerinden cevaplayabiliriz. Zira liberalizm, çerçevesi, sınırları net olarak çizilmiş, kuralları belirlenmiş bir teori olmaktan ziyade çağın gereklerine ayak uydurabilmek için esnek ve dinamik bir karakter benimsemiştir. Kurallar koymak, zorlayıcı tedbirler almak yerine kendiliğinden gelişen durum, uygulama ve bunların kendiliğinden ortaya çıkaracağı kural ve ilkelere itibar eder.

Çok özetle, liberalizm, bireyi ve özgürlüğü merkeze alan bir düşünce akımıdır. Farklı türleri ve buna bağlı olarak farklı temsilcileri olmakla birlikte, temele inildiğinde John Locke ismine ulaşıldığını görüyoruz. Yine farklı türlerine bağlı olarak farklı ilke ve kabullerinden söz edilebileceği gibi “bireycilik, özgürlük, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet, çoğulculuk” olmazsa olmaz ilkeler olarak karşımıza çıkıyor.

Atilla Yayla, kitabında “Klasik Liberalizm”in ayrıntısına girerken diğer liberalizm türlerine yer vermemiş. Ama internetten yaptığım araştırmaya göre, klasik liberalizmle modern liberalizm türleri arasında “devlete yüklenen sorumluluklar ve hareket alanı” açısından farklar olduğunu söyleyebiliriz. Klasik liberalizmde devlet güvenlik ve adalet işleriyle sınırlı bir yetki ve görev alanına sahipken modern liberalizm türlerinde devlete –sosyal adaleti sağlamak adına- sağlık, eğitim gibi alanlarda da vatandaşa hizmet görevleri yüklenmiştir. Biz yine kitaptan devam edelim;

Liberalizmde, birey temel varlıktır, birey topluluklardan (sınıf, halk) daha önce vardır ve buna bağlı olarak da bireyin hakları toplumdan önce gelir. Bireyi merkeze alan bu ideolojinin, bireye değer vermesi, onu korumaya alması kadar doğal bir şey yoktur. Bu amaçla birey vazgeçilmez, devredilmez haklarla donatılmıştır. Ayrıca bireycilik, bireye bir özgürlük alanı sağlamak suretiyle seçimlerini serbestçe yapmasını gerekli kılar. Böylece “bireycilik” ve “özgürlük” birbirinin tamamlayıcısı ve vazgeçilmezidir. Yazarın “Klasik liberalizm, gerçekten, aynı zamanda bir özgürlük teorisidir.” cümlesinden de anlaşılacağı gibi liberalizmin en önem verdiği değer “özgürlük”tür.

“Düşünce özgürlüğü”,  liberalizmin, üzerinde özellikle durduğu alanlardan biridir.  Özellikle John Stuart Mill’in düşünce özgürlüğü konusundaki fikirleri hem çok sağlam temeller üzerine oturuyor, hem de inanılmaz derece de ufuk açıcı. Tabi bu fikirleri okurken, bunların 150-200 yıl evvel söylendiğinin gözden kaçırmamalıyız. Demokrasi ve insan haklarının daha fazla içselleştirildiği, zaman zaman uygulamalarda sıkıntılar yaşansa da, aksini söylemenin ayıp/yanlış kabul edildiği günümüzde düşünce özgürlüğünü savunmakla, 200 yıl evvel savunmak arasındaki farkı tahmin edebiliriz sanırım. O dönemde, Mill, fikir özgürlüğünü yok etmenin hiçbir haklı gerekçesinin olamayacağını, toplumun tamamı bir fikri savunurken tek bir kişi bile farklı bir görüşte olsa, o tek bir kişinin zorla susturulamayacağını belirtir. Ona göre, bir fikrin susturulması sadece o fikrin sahibine değil bütün insanlığa karşı yapılmış bir haksızlıktır/suçtur. Bu düşüncesini şöyle gerekçelendiriyor; eğer susturulan fikir “doğru” ise, insanlık yanlış fikirlerini doğru olanla değiştirme imkânından mahrum edilir; aksine susturulan fikir “yanlış” ise de kendi doğru fikirlerinin hem daha iyi anlaşılması hem de itirazlar ve eleştiriler karşısında daha güçlü hale gelmesi engellenmiş olur. Ayrıca farklı fikirlere tahammülsüzlük “doğruyu sadece ben/biz bilirim(z)” gibi sapkın bir inanca ulaşma riskini bünyesinde barındırır.

Her ideolojinin, teoride iyi/doğru olmakla birlikte uygulama da aynı iyi/doğruluk da olmayabileceği gerçeğini unutmadan, farklı dine/mezhebe inandığı için, farklı siyasi görüşleri benimsediği için, hatta farklı spor kulübünü desteklediği için, bu “farklı”yı şiddete hatta ölüme müstahak gördüğümüz, bizzat uyguladığımız ya da göz yumduğumuz, günümüzde, liberal öğretinin düşünce özgürlüğü konusunda söylediklerini tekrar düşünebiliriz.

Selam ve dua ile…

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları