Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
BİRAND
Köşe Yazısı Tarihi : 17-09-2014       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

BİRAND

Can Dündar’ın Mehmet Ali Biranda biyografisini okurken anladım ki, daha çok biyografi okumalıyım. Hem bu eser özelinde, hem de daha önce okuduğum biyografik eserleri (Tuba Çandar’ın “Hrant”, İpek Çalışlar’ın “Halide Edip”, Vamık Volkan’ın “Atatürk” biyografileri gibi) düşününce, edebi bir tür olarak biyografinin ilgi ve beğeni alanıma girdiğini görüyorum. Genelde epey hacimli olsa da, iyi bir biyografi iyi bir film gibi akıp gidiyor.

 

Okuyucusunu, başkasına ait, gerçek/yaşanmış bir dünyaya davet eden biyografi, kahramanıyla bütünleşmeyi, onun dünyasına girmeyi, onun gözünden görmeyi, zihninden düşünmeyi, onun acılarını-öfkelerini-sevinçlerini-hayal kırıklıklarını yüreğinde hissetmeyi/paylaşmayı sağlar. Hatta biyografi okurken kahramanla öyle özdeşim kurulur ki, bu kişi, fikirlerini/eylemlerini benimsemediğin bir kişi bile olsa, artık o, senin “masum” kahramanın haline gelmiştir. Mutlu olmasını istersin, başarılı olmasını da, daha çok gülmesini, hayallerinin gerçekleşmesini..vs. Elindeki, başkasına ait biyografide, kendi biyografini okumak gibi bir şey. Okurun böyle düşünmesin de, kuşkusuz, biyografi yazarlığının öznel nitelikli bir iş olması, genelde, kahramanın “masum”, “iyi” gösterilme, bu yönlerinin ön plana çıkarılma endişesi taşınmasının etkisi inkâr edilemez. Çoğu zaman, biyografi yazarları, hayatını yazdıkları kişiye –en azından- sempati besleyen kişiler oluyor.  Şahsen, bu durumu yadırgamıyorum. Mesela Can Dündar, yıllarca Mehmet Ali Birand ile birlikte çalışmış –deyim yerindeyse- onun gazetecilik okulundan mezun olmuş, sevincine, hüznüne, öfkesine ortak olmuş bir kişi, ne kadar tarafsız olmasını bekleyebiliriz ki? Ayrıca Can Dündar’ı bu alanda başarılı bulduğumu söylemeliyim. Daha önce, Atatürk’e dair –özet biyografi denebilecek- “Yükselen Bir Deniz” kitabı ile “Mustafa” belgesellerini ilgiyle izlemiş/okumuş ve oldukça beğenmiştim. Bu eser için de aynı duyguları paylaştığımı belirterek Birand’ın dünyasına göz atmaya başlayalım.

 

Mehmet Ali Birand ismi, zihnimde Kanal D anchormani olarak somutlaşıyor, sonlar, akılda daha fazla yer ediyor anlaşılan. Oysa hayatına göz attığımızda çetin bir yaşam mücadelesi, -deyim yerindeyse- tırnaklarıyla kazıyarak yapılmış bir kariyer var, Birand markasının arkasında. O, kah “topal Mehmet Ali” diye çağırılan mutsuz bir çocuk, kah kariyerinin zirvesinde bir ödül avcısı, kah sanık sandalyesinde vatan haini ve yolsuzluk zanlısı olarak çıkıyor karşımıza. O, her zaman –Vehbi Koç’un kendisine verdiği tavsiyedeki gibi- asla çökmeyen, vazgeçmeyen, her düştüğünde yeniden doğrulan, her zaman en iyiyi yapmaya çalışarak, ezilmediğini haykıran, zor dönemlerinde “Her gece iki gün arasındadır” formülüyle teselli bulan bir gazeteci, bir insan.

 

Bazıları, hayata sıfırdan değil eksiden başlar. Ailesini kaybetmiş bir çocuk, bana göre, hayata en sondan başlar. Mehmet Ali’de sondan başlayanlardan, bir yaşında babasını kaybetmiş. Bitmedi. Hayatının önemli bir bölümünü zindana çevirecek o kaza var sırada. Yeni yürümeye başladığı çağda, bir gün, anlık bir dikkatsizlik sonucu kaynar su dolu leğene adım attı. Bu kaza ve onu izleyen yanlış tedaviler/ameliyatlar, onu, “topal Mehmet Ali” haline getirdi.  İleride, Vehbi Koç’un desteğiyle, yurtdışında göreceği bir dizi tedaviyle bu sorunun üstesinden gelebilecekti.

 

Onun hayatındaki güzel şeyler de az değildi. Bir sürü mesleki başarı/ödülün yanında iyi insanlar, iyi dostlar biriktirdi. Birand markasının oluşmasında en çok annesi, Galatasaray Lisesine gitmesini sağlayan Mahmut Dikerdam, Vehbi Koç, Vehbi Koç’la tanışmasını sağlayan Kemal İnal, ve eşi Cemre’nin emeğinden söz edilebilir. Bu iyi insanlar, elinden tuttu, cesaret verdi, düştüğünde kaldırdı..vs.

 

Umulanın aksine, başarılı bir okul hayatı olmadı. Galatasaray Lisesinden mezun oldu ama üniversiteyi bitiremedi. Üniversite mezunu bile olmayan bu büyük adamın hayatı, lisede zaten şekillenmişti. Gazetecilik kariyerine okul gazetesinde adım atacak ve mesleki idolü Abdi İpekçi ile bu vesileyle tanışacaktı. Azmi, tutkusu ve hırsıyla, zamanı geldiğinde, onun koltuğuna – Milliyet gazetesi genel yayın yönetmenliği- oturmayı da başaracaktı. Bunları gerçekleştirmesi, anlatması kadar kolay olmadı tabi, bu uğurda çileler çekecek, iftiralara, tehditlere maruz kalacak, vatan hainliğiyle de yolsuzlukla da suçlanacaktı. Çok defa -zirvedeyken bile- düşecek, ama tekrar doğrulmayı, tekrar zirveye çıkmayı ve zirvede veda etmeyi başaracaktı.

 

Tabular yıkan, her zaman “ilk” olmaya çalışan, gazetecilik-milli menfaat ikileminde daima gazetecilik tarafını tutan (Mesela, Kıbrıs barış harekâtı sırasında Türk Hava Kuvvetlerine ait savaş uçaklarının Kocatepe adlı kendi gemimizi, yanlışlıkla, batırdıklarını, Türk kamuoyu onun kaleminden öğrenecekti.) birinin sıkıntı çekmemesi mümkün mü? Ayrıca başarının getirdiği çekemezlik ve çekişmeler de eklenince, zirvede bile olsa, zorlu bir hayata göğüs germek zorunda kaldı Birand. Mesleğiyle ilgili sıkıntılarının başında “andıç olayı” ve “TRT yolsuzluk davası” gelir, özel hayatıyla ilgili olarak da, annesinin ölümünde yanında olamaması ve –kendi ölümüne neden olacak olan- hastalığı, kanseri öğrendiği an örnek verilebilir.

 

Birand ardında birçok kıymetli eser bırakmış, başarılı bir gazetecidir. Yazdığı kitaplar (ki bunlardan Kıbrıs sorunun anlatan “Diyet” ile 12 Eylül askeri darbesini konu edinen ”Saat:04.00” adlı kitaplarını daha önce okumuştum, bu vesileyle tekrar bir göz atma şansı buldum.), hazırladığı belgeseller ve “32. Gün” ile yakın tarihimizi ilgilendiren birçok konuya ışık tutan külliyatıyla ayrıldı aramızdan.

 

Son olarak, kitapta en çok ilgimi çeken bölümlerden birini, Londra da tedavisi sırasında, göğsünden altı alçılı, yabancı bir ülkede tek başına bir hastane odasında, hayattan iyice bunalmışken, yıllar sonraki Mehmet Ali’ye yazdığı mektubu paylaşarak yazıya tamamlamak istiyorum:

“Sen, şimdi şu satırları okuyan Mehmet Ali,

Bugünleri çoktan unutmuş olacaksın. Hatta yaşamamış gibi yabancı yabancı düşünüp duracaksın. Ve belki de şu anda benim elde etmek için can attığım birçok şeyi elde etmiş olacaksın. Mesela dükkandan ayağına ayakkabı alabileceksin, yağmur altında dolaşabileceksin.

Belki şunları okurken ayak ayak üstüne atabiliyorsun, annenin sesini işitebiliyorsun. Ve eminim ki kim bilir ne kadar saçma bir şeye, mesela işindeki bir aksiliğe canını sıkıyorsun.

Sıkıyorsan, sana ‘aptal’ derim dostum. Şu anda benim bacağım kaşınıyor. Adeta gözlerimden yaşlar gelircesine kaşımak istiyorum, fakat alçıyı tırnaklarımla kaşımaktan başka bir şey yapamıyorum. Yan dönüp uyuyabilmek ne demek bilir misin dostum; bilemezsin onun kıymetini, zira yapabiliyorsun. Ama ben yapamıyorum ve onun hasreti ile adeta kıvranıyorum.

Hani helaya gidip rahatça iki ayağını açıp işemek var ya; ah ne tatlı şeydir o. Senden daha zenginim dostum, zira insanın nelere sahip olduğu zaman daha mesut olduğunu biliyorum.

Yorgunluktan şikâyet ediyorsan galiba veya vapurda ayakta kalmış olmaktan… Binlerce insan o ayakta gidilen vapurda olmak ve senden çok yorulmak için nelerini verir biliyor musun?

Elindeki nimetleri iyi kullanmasını bil.

Çok acı ve zorluk çektin hayatta; onlardan ders almasını bil…

Mesut olmanın ne olduğunu öğrendin. Yalnızlığı tattın, hem de iliklerine kadar… Şimdi hepsi sende var. Bütün her şeyi unut ve sadece tatlı tatlı yaşamaya bak.

Bol bol gül, yağmur altında dolaş, mehtapta denizi seyret ve bol bol aşık ol dostum…

Bunlar benim şu anda yapamadığım ve hasret duyduğum şeyler.

Mesut olmasını öğrendim. Egoistlik etme de etrafını da kendini de mesut et dostum. Kendi kendinle zorluklara karşı mücadele etmesini öğrendin, etrafından merhamet, yardım görmeden… Hakiki kuvvetin burada meydana çıktı. Bugünleri hatırla ve hem mesut ol hem de etrafını mesut et. Bak benim başucumdaki saat hala tık tık ediyor. Alçım kaşınıyor. Yatıp yarını düşüneceğim. Ya sen?”

 

Muhtemelen yıllar sonra, kendisine verdiği bu öğütleri tutmadığını düşünmüş ve –belki, kim bilir- üzülmüştür. Zaten, insan, sıkıntıda verdiği sözü, sıkıntıdan kurtulur kurtulmaz unutan bir canlı değil midir?

 

“Kişinin, yaşamının anlamı, geriye çekilip baktığı bir şeydir: nasıl bölük-pörçük, nasıl kesintili-süreksiz, nasıl amaçsız-gelişigüzel, nasıl da yabancı bir şey diye, bakar, çekilip, geriye, anlamına, yaşamının, kişi…”(Oruç Aruoba,Olmayalı)

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları