Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
BİZ SENDİKACILIK YAPIYORUZ, SİNYÖR
Köşe Yazısı Tarihi : 02-10-2014       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

BİZ SENDİKACILIK YAPIYORUZ, SİNYÖR

Her “yeni”, bir umut, bir vaat, bir tohumdur belki, ama aynı zamanda bir belirsizlik, bir endişe, bir sancı ve yaşama savaşı demektir. “Yeni” mutlaka bir değişimin habercisidir, bu bazen bireyler, bazen fikirler bazında olabilir. Yenileşmenin baskın bir talep olduğu hallerde “umut” ön plana çıkarken, mecburi yenileşmelerde “kaos”, ucu ucuna yaşanan yenileşmelerde “belirsizlik” hali baskındır. Hiçbir değişim hareketinin toplumsal tabanda yüzde yüz mutabakat sağlaması –en azından ilk etapta- mümkün değildir. Herkesin yeniye kucak açmasının beklenemeyeceği gibi, aksi yönde tavır gösterenler, bu tavırlarından dolayı da suçlanamaz. Bu anlamda gerçekleşen değişimin ilk ciddi sınavı rövanşist olup olmamakla ilgili olacaktır ve rövanşist tavır bütün kitle hareketlerinin pusuda bekleyen düşmanıdır.

Yenileşme hareketinin beraberinde gençleşmeyi de sağlaması, kuşkusuz –tek başına yeterli olmamakla birlikte- bir kazanım olarak düşünülmelidir. Gençleşme, geleceğe daha emin bakmayı mümkün kılacak kadrolar yetişmesine katkı sağlarken, tecrübesizliğe dayalı gençlik heyecanı çeşitli hatalara da neden olabilir. Bu anlamda, sahaya inen genç kadroların, zor dönemlerde başvurabileceği akil insan akl-ı selimine ihtiyacı vardır.

Akl-ı selimin elzem olduğu bir durumda, bir koalisyon görünümü veren kozmopolit yapıların yönetimidir, zira bu yapıların bir arada ve ayakta tutulması daha zordur. Bu durum, kucaklayıcı bir tavrı, tektipleştirici/dışlayıcı/homojenize etmeye dönük eylem ve söylemlerden uzak durmayı, farklılıkları ortak potada eritmenin yollarını aramayı zorunlu kılar. Bunun yolu da ayrışmaya neden olan konulardan –mümkün olduğunca- uzak durmaktan, sınıfsal temeldeki ortak menfaate dayalı alanlara öncelik vermekten, ön plana çıkarmaktan geçer. Bu anlamda, sendikacılığın sınıfsal bir hareket olduğu, “eğitim sendikacılığının öncelikli hedefinin eğitim olması gerektiği”nin bilincinde; sendikacılığı mantıksal düzlemine-tekrar, geri- çekme niyetinde olan her oluşum, nazarımda makbuldür.

Mevcut hataları ve muhtemel çözüm önerilerini somutlaştırmaya çalışacağım ama öncesinde, kısa bir süre önce yaşadığım şahsi tecrübeleri de göz önünde bulundurarak, ulusal ölçekteki mevcut sendikacılık pratiğine dair bir analiz yapmaya çalışacağım. Daha sonra “Sendikacılık nasıl yapılmaz” ve “sendikacılık nasıl yapılır” üzerine düşüncelerimi paylaşacağım.

Yakın dönemde “Siyasetsiz, siyaset üstü/dışı sendikacılık” sloganı/mantığıyla başlattığımız Yeni-Sen yolculuğunda, idealist sendikal hayallerim reel politik duvarına toslayınca, ideallerimi bekleme moduna alarak, mevcut durumun resterasyonu ve ihyasına mesai harcamaya öncelik verdim. Tabi http://www.yenisen.org/?Syf=22&Mkl=364497&pt=Ersin%20%20ACAR&Geleneksel-Sendikac%C4%B1l%C4%B1k-Anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1na-Reddiye--1- linkini paylaştığım yazımın varlığını inkâr edercesine mevcut durumu yüceltmem/kutsamam söz konusu olamaz. Mevcut durumdaki pozisyonumu/rolümü ancak şartlı/şerhli yerine getirmeye devam edebilirim. Bu bağlamda şerhimi düşmeye başlayabilirim;

Liberal demokrasilerin, en önemli ayaklarından biri örgütlenmiş sivil toplumdur.(Buradaki “örgütlenmiş” ifadesi önemli, çünkü bu ifade özne olmayı zorunlu kılan bilinçli ve etkin bir tavrı işaret eder.) Otoriteyi sınırlamayı temel alan bu yaklaşım, tek tek bireylere ve bireylerin oluşturduğu kitlelere yeni görevler yüklemiştir. Bu süreç içerisinde “katılım” kavramı ön plana çıkmış, bireyin/toplumun karar alma süreçlerine etkin katılımını sağlayacak çeşitli yapılar oluşturulmuştur. Ortak hassasiyetler (mesleki, çevresel, ekonomik… vs) paydasında vücut bulan bu yapılar taleplerin gündeme taşınmasını, bu yönde kamuoyu sağlamayı, karar mercilerinin bu talepleri göz önünde bulundurmasını ve bu doğrultuda adım atmasını sağlamaya çalışır. Katılımcı demokrasilerde birey/toplum periyodik aralıklarla sandığa gidip gelmenin ötesinde gündem belirleme imkân ve araçlarına sahiptir. Özgür, adil, eşitliği ve insan haklarını temel alan bir yönetime sahip olmak isteyen her birey, bu araçları kullanmalı ve sürecin nesnesi değil öznesi haline gelebilmelidir. Bireyi, katılımcı/talepkar bir özne haline getiren mekanizmalardan biri de sendikalardır. Sanayi inkılabı sonrası önemli bir toplumsal sınıf olarak ortaya çıkan –güçsüz- işçi sınıfının haklarını, -güçlü- sermaye sahiplerine karşı savunma amacıyla kurulmaya başlayan sendikalar, çalışan haklarının kazanımı anlamında tarihi bir misyon üstlenmişlerdir. Hatta sendikalara ve sendikal faaliyetlere atfedilen önem öyle bir noktaya varmıştır ki “sendikalizm” olarak adlandırılan ve toplumu sendikaların yönlendirmesi ve yönetmesi temeline dayanan sistemli bir akım/eğilim bile oluşmuştur.

Bu genel çerçeveden sonra, bu fikirler sahada nasıl bir karşılık bulmuş, nasıl uygulanmış ona bir göz atalım;

Eksik sınıf bilinci, sendikaları, siyasetin arka bahçesi haline getirmiştir. Sınıfsal çıkar paydasında buluşamayan insanları, bir araya getirme –ve aynı zamanda parçalara ayırma- görevini “ideoloji” üstlenmiş, bu da, ancak örgütlü hareket, nitel ve nicel çoklukla anlam kazanabilecek/başarıya ulaşabilecek sendikal hareketleri parçalara ayırmış, mantığından uzaklaştırmış, siyasi partilerin gayrı resmi şubeleri haline getirmiştir. Yapısı gereği, zorlayıcı/ceberut olan devlet aygıtı, karşısında, kendini zorlayacak örgütlü sivil toplum yerine, ideoloji batağında parçalara ayrılarak güçsüzleşmiş/etkisizleşmiş yapıları –el altından- desteklemiştir. Bu durum “cambaza bak” numaralarını görmemizi, görsek bile ses çıkarmamızı engelleyici bir etki yapmıştır. “İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına” düsturu gereği itiraf etmek lazım ki, “arkasına herhangi bir siyasi partinin desteği olmayan sendikal bir hareketin yaşamayacağı/gelişemeyeceği” inancındaki bizler de bu yanlışlığa-yıllarca- çanak tuttuk. Modern dünyada ideolojilerin (burada temkinlilik adına “içi boşaltılmış ideoloji” ifadesi tercih edilebilirdi, fakat ben keskin bir tavır olsa bile “ideoloji” demeyi tercih ediyorum.) toplumu ayrıştırmaktan ve çatıştırmaktan başka bir işe yaramadığını göremeyen bizler, hiçbir fikrimizin olmadığı konularda bile, sırf ideolojik aidiyetimize bağlı olarak, sahiplenme ya da karşı çıkma eğilimi göstermişiz. Öyle ki, ahkâm keserken birer uzman pedagog, uzman ekonomist, uzman hukukçu, uzman stratejist kesildiğimizin farkına bile varamamışız. İdeoloji, bizim, gerçeğin değil, aidiyetimizin vazettiği doğrunun peşine düşmemize neden olmuştur. Yalnız belirtmek gerekir ki bu durum belli bir ideoloji veya belli bir sendikal hareketin tekelindeki yanlışlık değil, genel bir eğilimdir.

 

RESTERASYON VE İHYA

Mevcut durumun resterasyon ve ihyasının güç bir iş olduğunu kabul etmek gerek. Mücadele edilmesi gereken zihinler, çarklar ve teamüller var. Bununla beraber, bu doğrultuda gösterilen en ufak bir niyetin bile çok kıymetli olduğu ve desteklenmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu uğurda bir iyi niyet, nereden gelirse gelsin, baş tacı olması gerekir.  Dinar’da eğitim çıtasının yükseltilmesi adına söyleyecek sözü olan herkes misafir, söylenen her söz rehber kabul edilmelidir.

Artık fikri resterasyonu başlatabiliriz;

Sendikacılık Nasıl Yapılmaz?

(Yazıda kullanacağım dili seçerken zorlandığımı itiraf etmeliyim. Cümlelere “biz” diye başlasam/bitirsem kendimi önemli bir yere konumlandırmaya çalışan bir hava oluşurken, “siz” diye başlasam da sorumluluktan kaçan bir izlenime neden oluyor. Her iki algıdan da imtina ederim. Ancak uyarıların beni de bağlaması anlamında “siz”i tercih edeceğim.)

  1. Misyonunuzu Küçümseyerek: En dar kapsamlı toplumsal hareketlerin bile, en ciddi düşmanlarından biri misyonunu küçümsemektir. Her toplumsal hareket, kendi ölçeğinde, dünyayı değiştirmeye çalışır. Bu nedenle yüklenilen yükün ciddiyeti bir an bile unutulmamalıdır. Dahası, dönemin, beraberinde getirdiği fazladan yük ve sorumluluklar olduğunu görmek gerek. Muhtemel her olumsuzluğun faturasının üst yapılara kesileceği ve şu anki keşmekeş halin işleri daha da zorlaştıracağı malum. Bunun yanında, sendikal hareket hem pratikte sahaya inerek fiziki mücadeleyi hem de entelektüel zeminde iki koldan yürütülecek bir mücadeleyi öngörmelidir.
  2. Ötekileştirici Bir Dil ve Üslup: İçinde yer aldığımız camia çok renkli, çok sesli bir özellik taşıyor. Bu renklilik iyi yönetilmezse, herkes kaybeder. Renklerin canlılığını koruyarak, birlikte oluşturulacak büyük resimde yer almasını sağlamanın yolları aranmalıdır. Bunun içinde, aidiyetler geniş ortak paydalardan seçilmeli, sınıfsal çıkarlara odaklanılmalı ve gereksiz farklılıklar bireyin özeline havale edilmelidir. Bu anlamda siyasal tercih, bireyin özeline havale edilmesi gereken en önemli noktadır.
  3. Partizanca Davranma: Israrla ifade ettiğim gibi, kitlesel hareketlerin en önemli açmazlarından biri “ideoloji yönetimi”dir. Hele hele eğitim alanında ideolojinin müdahalesi ve etkisi kabul edilebilir bir durum değildir. Bireysel anlamda eğitim çalışanlarının da, ideolojilerini, eğitim sahasının dışında bırakması gerekir. Yine, eğitim çalışanları, kendilerini temsil edecek sendikalarında ideolojiden arındırılmasını –ısrarla- istemelidir. Zaten öğretmenler arasında yapılan araştırmalarda, özellikle, “siyasallaşmış sendikacılık” anlayışının tepki çektiği görülmektedir. Belli bir siyasi partiye/siyasi fikre angaje olmuş bir sendikal hareketin –ister istemez- dışlayıcı olacağını tahmin edebiliriz. Dışlayıcı tavır da, ideallerini gerçekleştirme adına nicel çoğunluğa da ihtiyaç duyan sendikal hareketlerin işini zorlaştırır. Bu doğrultuda, partizanlığa karşı tavır almak esastır.
  4. İçe kapanarak: “Yeni”yi vadetmenin öncülünün yenileşme olduğunu unutmamalı ve hareketin amacına yönelik teamüller oluşturulmalıdır. Hiç kimseye “düşman, öteki” gözüyle değil, -muhtemel- müttefik ve dava arkadaşı olarak bakılmalı, eylem ve söylemler buna uygun seçilmelidir. Dinimizde de “Kalpleri, İslam’a ısındırılacak olanlar”la ilgili hükümler olduğu, kimsenin peşinen mahkûm edilmediği gerçeğinden hareketle, herkese “dava arkadaşı” gözüyle bakılmalıdır. Fakat bu durum, somut gerçeklerden uzaklaşmayı gerektirmez. Bir davanın, ne kadar çok omuz verilirse o kadar yükseleceğinin idrakiyle herkesi bu davaya dâhil etmenin yolları aranmalıdır. “Biz her zaman sizin yanınızdayız, sizde bizim yanımızda olursanız daha güçlü oluruz” denilmelidir.
  5. Göstermelik Teşkilatlanma ve Kurumsallaşma: Mutlaka, her üst yapının, daha alt yapıları olacaktır. Bir hareketin başarısı üst yapıyla alt yapılar arasındaki uyum, yetki ve görev paylaşımına bağlıdır. Hiç oluşturulmamış veya göstermelik oluşturulmuş alt kurullar hareketin başarısına engeldir. Bu doğrultuda ciddi bir yapılanmaya gidilmeli, oluşturulan alt kurullara ciddi fonksiyonlar yüklenmeli, periyodik aralıklarla istişare maksatlı bir araya gelinmelidir. Alt kurullarla yapılan yetki ve sorumluluk paylaşımı sinerjiyi, birlikte çalışma azim ve arzusunu güçlendirir.
  6. Elitist Tavır: J.J. Rousseau ve T. Hobbes gibi filozofların ortaya attığı “toplum sözleşmesi” ilkesini iyi analiz etmek gerekir ki üst yapılar kendi meşruiyetlerinin kaynağının tabanla yapılan sözleşmeye dayandığını bir an olsun akıllarından çıkarmasınlar. Temsil ettiği kitleden –hem fiziken hem zihnen- uzaklaşıp belli bir kliğin eline geçmiş üst yapılar başarısızlığa mahkûmdur. Bu tavır aynı zamanda harekete ve hareketin davasına ihanet olur. Bu noktada “Birlikte yönetelim” vaat ve sloganının içinin doldurulması gerekir. Tabanın talep ve fikirlerinin üst yapıya ulaşması ve burada ciddiyetle irdelenmesi, desteklenmesi veya reddi halinde reddinin gerekçeli kararının mantıksal düzlemde açıklanması gerekir. Üst yapının tabanla irtibatının da, yine, alt kurullara sağlanabileceği, bu doğrultuda alt kurulların ciddiyetle çalıştırılması zorunluluğu unutulmamalıdır.
  7. Tutarsızlık: Eğitim sendikacılığının öncelikli hedefi, eğitim ve eğitim çalışanlarının haklarını savunmak olması gerektiğinden, herhangi bir durum karşısında pozisyon alınırken “eğitime ve eğitimciye yararı/zararı” muhasebesi temel belirleyici kriter olmalıdır. Bunda herkes mutabık olmalı. Fakat bir sivil toplum örgütü olarak sendikaların, zaman zaman, daha tartışmalı daha çetrefilli konularda da taraf olması, sahaya inmesi gerekecektir. Böyle durumlarda istişare mekanizmasının ciddiyetle işletilmesi ve gereksiz konularda taraf olmaktan sakınılması gerekir. İnsanlık ve vicdanın gerektirdiği konularda ise harekete geçmekte asla tereddüt edilmemelidir. Gazze de dindaşımız, Kerkük de soydaşımız veya dünyanın neresinde olursa olsun bir mazlum zulüm görüyorsa “Susmak, dilsiz şeytanlıktır.” denilebilmelidir. “Dünya 5’ten büyüktür.” diyebilmek ne kadar önemliyse, ölen her işçinin yasını tutabilmek de o nispette önemlidir.
  8. Davaya İhanet: Her kitle hareketi, etrafında örgütlenip gönül birliği yapabileceği, uğrunda cefayı göze alabileceği bir “dava”ya ihtiyaç duyar. Dava, hem hareketi hem hareket mensubu bireyleri motive eder. Birkaç kişiyi makam/koltuk sahibi yapmaktan öte geçemeyen bir sendikal hareketle “yerel ölçekte eğitimi ve eğitim çalışanlarını, ulusal ve evrense ölçekte mazlumu”  savunan bir sendikal hareketin vicdanlardaki yeri aynı değildir/olamaz. Davaya hizmet, dava adamlarıyla yapılabilecek bir iştir. Tekrar altını çizmek gerek ki, buradaki davanın herhangi bir siyasi parti veya ideolojiyle bağlantısı yok. Beklentimiz, Dinar eğitimini, sosyal ve kültürel hayatını canlandırma davasıyla davalanmış bir harekettir. Bu hedefe ulaşabilmek için, bu davaya gönül verenler hep birlikte yürümelidir. Bu noktada, “liyakat” kavramının ön plana çıkarılması ve tasarrufların bu kavram yönünde kullanılması gereklidir. Dava adamlığının birinci vasfının liyakat olduğu, liyakat sahibi olmayan hiç kimsenin herhangi bir özelliğinden dolayı öncelikli/ayrıcalıklı kabul edilemeyeceği anlayışının içselleştirilmesi gerekir. “Dinar eğitiminin sorunlarına odaklanma ve kaliteyi arttırma” davasında liyakat sahibi herkes söz sahibi olabilmelidir. En alttan en üste kadar, eğitim adına söylenecek sözü olan her bireyin, sözünü dinlememe, ihmal etme, ipe un serme gibi bir tavra asla tahammül edilmemelidir. Fonksiyonel bir şekilde işletilecek alt kurullar bu anlamda bir köprü görevi görecektir. Tekrar edelim; söylenecek sözü olan herkes misafir, söylenen her söz rehber kabul edilmelidir.
  9. Yetki Kıskançlığı: Sorumluluğu paylaşmak kitle hareketlerine dinamizm kazandırır. Taşın altına ne kadar çok el sokulursa, taş o kadar havaya kalkar ve o kadar uzun havada kalır. Bu tavır, hedefe ulaşma ihtimalini güçlendirirken, aynı zamanda harcanan zamanı da en aza indirger. Eğitimsel hedeflerin gerçekleştirilmesinde ihmale asla tahammül edilemez, zira kaybedilen her kuşa hem o kuşaklar için hem de ülke için felakettir. Bu konu da hiç kimse sorumluluktan kaçmamalıdır. Sorumluluk paylaşımının daha sağlıklı işlemesinin altın kuralı, aynı zamanda yetki paylaşımını da gerçekleştirmektir. Yetki kıskançlığı mekanizmanın sağlıklı işlemesini engeller. Sorumluluk altına giren bireyler, bu sorumluluğun gereklerini yerine getirme adına alınacak kararlarda yetki sahibi olmazsa, sorun çözme kabiliyeti azalır. Bu durum hem bireylerde umutsuzluğa hem de bahanelere sığınacak bir ortamın oluşmasına neden olur. Bu doğrultuda eğitimden, örgütlenmeden, sosyal-kültürel faaliyetlerden sorumlu kişi ve kurullar kendi faaliyet alanlarıyla ilgili kararlarda etkin olmalıdır.
Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları