Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
ORTADOĞU’DA  OYNANAN OYUNLARIN TÜRKİYE’DEKİ  YANSIMALARI
Köşe Yazısı Tarihi : 22-10-2014       
Mehmet Tekin
guneydekultur@hotmail.com

( Dinar Yazıları )

ORTADOĞU’DA  OYNANAN OYUNLARIN TÜRKİYE’DEKİ  YANSIMALARI

            Irak’ta baskına uğrayan konsolosluğumuz ve esir alınan konsolosluk görevlileri için yazdığımız “Günü biten intizar” başlıklı yazıdan sonra,  yayın yasağı, seçim vb. derken konu unutulur gibi oldu. Nihayet 101 gün sonra 20 Eylül 2014  günü, üçü yabancı 49 rehine kurtarıldı (ya da bazı basın organlarına göre pazarlık sonucu  serbest bırakıldı). Konuyla ilgili izin verilenlerden başka açıklama da yapılmadı. Esir ya da rehinelerin hepsi sağ salim evlerine döndüler. Sonuca başta kurtulanların aileleri olmak üzere, bütün milletimiz sevindi. Ama esaret ve kurtuluş süreci bir muamma olarak kaldı. Bu konuda çok konuşuldu, yazıldı. Maksut bir, ama rivayet muhtelifti.

            Hayal de olsa bir dilekte bulunmuştuk. Ama çok ilginç bir tesadüfle, bir anda sorunun muhatapları değişti. Talebimizin muhatabı Cumhurbaşkanının görev süresi bitti, onun muhatabı olacak olan Başbakan da Cumhurbaşkanı oldu. Yeni Başbakan zaten süreci yürüten kişiydi. Sonuç olarak, 101 günlük intizardan sonra mesele kendiliğinden kapanmış, soru ortada kalmış oldu. Ama bayrak ne oldu, konsolosluk binası ne oldu, onu hiç soran olmadı. En iyisi sessizce gelişmeleri takip etmek galiba...

            Sınırımızın Suriye tarafında Ayn el Arap veya Kobani, yaşanan dehşet olayları nedeniyle hem sınırımızın baş belası, hem de neredeyse  dünyanın odaklandığı merkez oldu, orada yaşayan 200 bine yakın kişi Türkiye’ye sığındı. Yani Kobani halkı Türkiye’ye taşındı, orada sadece savaşanlar kaldı. Geçmişte dışarda o kadar Türkmen, Bosna-Hersek’te binlerce Müslüman katledildi, Suriye’de 400 bine yakın insan canını kaybetti,  kimsenin kılı kıpırdamadı. Ama gelecekte kurulması  düşünülen Kürt devletinin Suriye ayağı olarak kurgulandığı ifade edilen Kobani söz konusu olunca bazı çevreler Güneydoğu’yu, hatta ülkenin pek çok yerini  ayaklandırdı, birden hepsi mücahit kesildiler. “Koridor açın” diye sınıra yüklendiler.  Sakalını çözüm süreci çarkına kaptırmış ve bu süreci hep devletin temel ilkelerinden  taviz vererek sürdüren,  ülkenin geleceği için büyük sıkıntılar yaratacak uygulamalara göz yuman hükümet haklı olarak  bu isteğe izin vermedi.

            Sonuçta, bazı çevrelerin talihsiz ve basiretsiz açıklamaları, uzun süredir güç denemeleri yapan ve o günlerde pusuda beklemekte olan eylemci grupları sokaklara döktü, eylemler çığırından çıktı, insanlık ölçülerini aştı, barbarlığa dönüştü. Okullar yakıldı, bayraklar indirilip Atatürk büstleri kırıldı, bankalar, işyerleri yakılıp yıkıldı, talan edildi. Sonuç, 35 can kaybı, yüzmilyonlarca liralık maddi hasar...Milli servet heba edildi.  Sıkıyönetim dönemlerini andıran tedbirler alındı, ama ba’de harâbü’l Basra!  Devlet vatandaşın zararlarını telafi edecek. İyi ama o canlar geri gelmeyecek ki. Ayrıca devletin o zararını kimin ödeyeceğini söyleyen yok. Buna rağmen, hâlâ çözüm, hâlâ taviz ve pazarlık edebiyatı devam ediyor. Olayları tahrik edip memleketi kana bulayanlar terör örgütüyle pazarlık için devlet adına örgütün dışardaki merkezine gönderiliyor. Ülkede bir hükümetin ve bir Meclisin varlığına rağmen hiçbir yetki ve sorumluluğu olmayan “âkil” adamlardan medet bekleniyor.  Bunlar devlet mantığına ters olan şeyler, ama  görüldüğü kadarıyla devlet büyükleri  “hikmet-i hükümettir, sual olunmaz” anlayışıyla hareket ediyor, vatandaşa da “görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler” demek düşüyor..

            Şimdi Türkiye’nin Suriye’ye girmesi-girmemesi, güvenli bölge, eğit-donat konuları tartışılıyor.. Bu konuda her devletin ayrı bir hesabı var. Amerikalısı, Fransızı, İngilizi... Rusya, İran zaten Suriye’de.  Ve Türkiye öne sürülüyor.  İleri sürdüğü şartları kabul ettiremeyen Türkiye “  ama oradaki ılımlı muhalifleri eğitip silahlandırmaya varım”  diyor. (Bu seviyede bir tepki Suriye’nin Hatay’la ilgili en saldırgan beyanlarda bulunduğu zamanlarda bile gösterilmemiş, daha sonra yaşanan en cici zamanlarda dahi “bizim Hatay diye bir meselemiz yok” dedirtilememişti!).

             Devlet adamlarımız Esad’ı sevmeyebilir,  politikasını  tasvip etmeyebilir. Ama andlaşmalar  şahıslar değil, devletler arasında yapıldığı için ilişkilerde bir şahsın akıbeti  değil,  komşu devletin toprak bütünlüğü,  güvenliği,  itibarı ve geleceği  dikkate alınır, karşıdan da aynı saygı beklenir. Bu nedenle diyoruz ki, acaba müttefiklerimizle güney sınırımızda alınacak tedbirlere  ilişkin müzakereler yapılırken  23 Haziran 1939’da imzalanıp 4 Temmuz 1939’da 4249 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan  “Türkiye ile Suriye arasında arazi meselesinin kat’i surette hallini mutazammın anlaşma”nın  7. ve 9. maddeleri dikkate alınıyor mu?

            Söz konusu anlaşmanın 7. maddesinde, Türkiye’nin, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saldırı, dahili huzurunu bozma veya tehlikeye koyacak şekilde olan veya böyle amaçları olan herhangi bir hareketi  takbih ettiği, arazisi üzerinde bu mahiyetteki her hareketi  yasaklayacağı  belirtilerek,  gerektiğinde bu tehlikeyi uzaklaştıracağı taahhüt ediliyor, 9. Maddede  ise Türkiye, kendi arazisinde, Fransa da mandateri olduğu Suriye’de, iki komşu memleketin emniyet veya rejimleri aleyhine yönelik hareketlerin hazırlanmasını ve uygulanmasını yasaklamak için gerekli bütün tedbirleri almayı taahhüt ediyorlardı. Bu taahhütler Türkiye ile Suriye arasında 30 Mart 1940 tarihinde imzalanan ve 22 Haziran 1940 tarih, 4542 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Dostluk ve İyi Komşuluk Mukavelesi”nin 1. Maddesinde de  aynen yer almıştı.

            Buna göre, Türkiye’nin bu konularda karar alırken itidali ve tedbiri elden bırakmaması, gaza gelmemesi, dış baskılar sonucu  taahhütlerinin  ve uluslararası hukukun gereklerinin gözardı edilip edilmediği hususunu bir kere daha gözden geçirmesi gerekir. ABD, Fransa, ya da başkaları istiyor diye bunları yok sayabilir miyiz? Devletler kalıcı, anarşist, yıkıcı unsurlar geçicidir. Onun için, sözler sarfedilirken, hesaplar yapılırken ve ittifaklara katılınırken, bugünkü tehlikeyi savma uğruna gelecek nesillere kötü miras bırakılmamalıdır. Devlet, “çıkar şebekelerinden başka bir şey olmayan ve her birinin kendine göre beklentileri olan” koalisyonların isteklerine göre değil,  sağduyu içinde, millî hedeflerimize uygun kararlar alıp, kendi inisiyatifiyle ve kararlılıkla uygulamalı, hazırlanan senaryoların girdabına düşmemelidir.

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları