Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
Düzelterek Soralım; Çaya Kaç Şeker?
Köşe Yazısı Tarihi : 08-02-2015       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

Düzelterek Soralım; Çaya Kaç Şeker?

“Çaya Kaç Şeker” başlıklı yazımın yayınlanmasından sonra hem mutlu olmamı sağlayan, hem de üzülmeme neden olan bir gelişme oldu. Bu gelişme ışığında ikinci bir yazı –daha doğrusu bir düzeltme yazısı- yazmak kaçınılmaz hale gelince tekrar kalemi elimize aldık.

Öncelikle, üşenmedim, gmail’e baktım, yazının, site yöneticisi Yaşar (sağlam) Hocama gönderiliş saati 02.21 ve ben yazılarımı son noktaya koyar koymaz “gönder” butonuna bastığıma göre, yazının o saatte tamamlandığı anlaşılıyor. Bu saat, artık beynimin kendini rölantiye aldığı, aksamaya, teklemeye başladığı bir dönem. Dolayısıyla hata yapmam kaçınılmaz olmuş. Yine, yazının müsvedde halini de kontrol ettim, orada da var ama orijinal yazıya geçirmeyi unutmuşum. Bu, küçük ama önemli eksiklik şu; o kadar beğendiğim, övgüye değer bulduğum eserin müellifini belirtmeyi ve bir teşekkür etmeyi unutmuşum.

Neyse ki(!) dünya küçük bir köy halini aldı ve mekânsal sınırları ortadan kalkarak herkese ulaşma imkânı veriyor. Ben de, yazı yayınlandıktan sonra “Çaya Kaç Şeker” (Orijinal adı; ‘ara Sıra’) şiirinin şairine sosyal medya aracılığıyla bir mesaj göndererek, şiiri hakkında bir yazı yazdığımı ve zaman ayırıp okursa mutlu olacağımı ilettim. Kendisi, sağ olsun, okumakla da kalmayarak, cevabi bir mesaj da yazmış ve hem yazımla ilgili görüşlerini hem de, ismine yer verilmemiş olmasından dolayı, haklı, bir serzenişte bulunmuş. Tabi ki haklıydı, çünkü internet üzerinde şiiri birçok kişi tarafından, farklı kişilere mal edilmek suretiyle paylaşılmış ve eserin gerçek sahibinde de bu anlamda bir hassasiyet oluşmuştu. Bende, istemeden de olsa, aynı hatayı yapmıştım. Neyse ki düzeltme ve telafi imkânım var.

 

 Altını çizerek belirtelim; Şair Elif Şebnem Akal’ın “Ara Sıra” adlı şiirinin, Cahit Berkay tarafından müziklendirilmesiyle “Çaya Kaç Şeker” parçası ortaya çıkmıştır, emeği geçen herkesin yüreğine sağlık.

Ama bu olay çok güzel bir şeye de vesile oldu. Bu sayede yazının içinde de sorduğum ve kısmen kendim cevapladığım soruları, bizzat eser sahibine yöneltme şansı buldum. Sağ olsun, Elif Hanım da yönelttim sorulara içtenlikle cevap verdi. Cevaplarını paylaşacağım ama hem bir önceki yazım arada kaynamasın diye hem de bütünlüğü sağlama konusunda daha işlevsel olacağından önce, bir önceki yazımı aynen alıntılıyorum:

 

Şarkılarla devam edelim, potpuri yapalım bir anlamda. Dinamik bir mecra çünkü bu, değişime, yoruma, eleştiriye müsait. Ayrıca çok da keyifli, bir yandan müzik dinleyip bir yandan yazmak. Arabesk müziğin çok ekmeğini yedik, bu köşede. Arabesk müzik, bir ülke gerçeği. Yalnız, yapılan hata, iki farklı tartışma boyutunu birbiriyle karıştırmak. Yani sosyolojik vaka olan arabeskin, sanatsal değeri üzerinden yorumlar yapmak ve alıcı kitlesini mahkûm etmek. Tamam, şunu baştan kabul etmek gerek; arabesk piyasanın kontrolünde olan ve piyasanın talep, beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirebildiği bir yapı. Pop müzikle birlikte, pazarın taleplerine göre en fazla değişime uğrayan dallardan biridir arabesk. Pazarın müdahalesine açık olmanın doğal bir sonucu olarak da kaliteden taviz vermek durumunda kalmıştır. Kendi standartlarına uygun bir alıcı kitlesi yaratamayan her sektör gibi arabesk de, mevcut alıcı kitlesinin standartlarını benimsemek zorunda kalmıştır. Neyse…

-Zihnimi arabeskten pek uzaklaştıramadığımdan her yazıya sirayet etse de- Bu yazının konusu arabesk değil, ama müzik. Önce parçamızı dinleyelim;

https://www.youtube.com/watch?v=-wVMvPfxS8s

 Şarkı sözlerini de paylaşalım, zira onlar üzerinden gideceğiz;

 

Çaya Kaç Şeker

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.

Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka, baka.

Bir dost göz arayışıyla.

Saat tıkırtısıyla…

Korkmam, geçinip gideriz biz mutlulukla.

Ama; ‘’günün aydın, akşamın iyi olsun'’
Diyen biri olmalı.

Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.

Yoksa, zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya.

Ama; ‘’ çaya kaç şeker alırsın ? ‘’

Diye bir ses sormalı ya ara sıra…

Kendi içinde felsefesi olan bir şarkı bu. Müthiş sözler, müthiş bir harmoni aynı zamanda ve her yaşama, herkesin yaşamına bakış atan bir “gerçeklik”. Daha başlangıçta “yalnızlık” ve “bir başınalık” arasına kalınca bir çizgi çekiyor. Yalnızlığın tercih edilir olduğunu görüyoruz. Bilinçli ve asil bir tercih ve farkındalık hali olan yalnızlığa karşın, bir başınalık edilgen bir mağduriyet hali. Yalnızlık övgüye mazhar, bir başınalık istemdışı ve razı olunan bir durum. “Yalnız kurt” gibi sembolik siyasi söylemlerde de kullanılan bu sıfat, doğru bildiği yolda tek kalsa da yürüyenleri nitelemek için kullanılır. Nietzsche “Ben yalnızlığın insan haliyim.” diye özetlerken hayatını, Sunay Akın;

“Sen bana mı soruyorsun yalnızlığı sever misin diye?

Ben ki, çayı bile iki şekerli içerim, birlikte erisinler diye.” diyerek yalnızlığa karşı tavrını koyuyor. Bizim medeniyetimizde, biliyorsunuz, yalnızlık Allah’a mahsustur.

 

Sonra, yalnız yaş(l)a(n)manın çaresizliğini hatırlatıyor şarkı bize. Sürekli bir arayış ve bekleyiş hali. Kapitalist sisteminde epey sömürüsüne uğramış bir hal. Hani, bayramlar ve tatiller öncesi aile büyükleri ziyaretinde balkonda mı güneşlenilecek, deniz kenarında şezlongda mı ikilemi. Bu temalı reklamları çekenler şeker üretici firmalar olduğundan bu ikilemden, evinin önünde, gözü yolda bekleyen yaşlı amca galip çıkacaktır.

Mevzu yalnızlık olunca en kullanışlı metaforlardan biri, hiç şüphesiz, “saat tıkırtısıdır.” Çünkü iki kollu taarruz imkânı sunar; yalnızlığın neden olduğu sessizliğin ön plana çıkardığı saat tıkırtısı ve tükenen zamanın işaretçisi saat tıkırtısı. Bu metafor, şarkının içine ustaca yerleştirilmiş. Bir dost göz arayan “göz”lere eşlik eden saat tıkırtısına odaklanmış “kulak”lar. Birden fazla duyu organıyla hissedilen bir hal, yalnızlık.

 

Şarkının devamında “korkmam”, “zor değil” gibi son diklenmelere yer verilse de asıl vurgu son arayışlar, çırpınışlar, umutlar ve dilenişte. Tamam, korkmam geçinir giderim ama “Günün aydın, akşamın iyi olsun diyen biri olmalı” yani. Bunun somut gerçeklikle bağlantısını kurmak için, varlığından haberdar olmaktan, kitaplarını okumuş sohbetlerini dinlemiş olmaktan onur duyduğum, -bana göre- yaşayan en önemli mütefekkirlerimizden Sadettin ÖKTEN’ den bir alıntı yapacağım. Bir sohbetinde, Almanya’nın varoş bir mahallesinde yaşayan yaşlı ve yalnız bir Almandan bahseder. Çocukları ne kadar ısrar etse de bir huzur evine gitmeyi veya daha iyi şartlarda yaşamayabilmek için mahalleyi terk etmeyi kabul etmez. Nedenini sorduklarında ise cevabı “Burada bir Türk genci var, bana, her sabah ‘Hayırlı sabahlar’, her akşam ‘Hayırlı akşamlar’ diyor” şeklindedir. Bu cevap hem şarkımızın ete kemiğe bürünmüş halidir hem de Batı’nın kutsanmış bireyselliğine (bencilliğine) bir darbedir. Sözü Sadettin ÖKTEN’e getirmişken hemen bırakmam, bireysellik ve yalnızlıktan bahsediyorken “Fincanımda Cola Var” adlı eserinden bir alıntı daha yapayım;

“Efendim diyorlar, apartmanda hiç komşuluk kalmadı, adamın annesi öldü haberimiz olmuyor.

Çok normal, apartman bireyselleşen bir toplumun ürettiği bir konut tarzıdır.

Toplum önce bireyselleşmiştir, sonra apartmanı üretmiştir.

Cemaat koptu. Niye koptu?

Çünkü cemaatle yaşadığınız zaman direnciniz vardır. O direnç bildiğiniz kavga-gürültü direnci değil, ruhsal bir direnç.

İnsanlar birbirlerinin derdine derman olurlardı. Bakışla, gülüşle, oturarak, kapıyı çalarak, ya da selamlaşarak, bilirsiniz ki siz tek başınıza değilsiniz bu hayatta.”

 

Kadim kültürümüzün mimari tercihi olan, birkaç kuşağın bir arada yaşadığı “konak”lardan, çekirdek ailenin yaşadığı apartman dairelerine geçişin, sosyolojik anlamda bireyselleşmenin nedenleri arasında mı yoksa sonuçları arasında mı gösterilebileceği esaslı bir araştırma konusu gibi duruyor.

 

Tekrar şarkıya dönelim. Şarkının devamında, önce bir dilenme hali var “Bir telefon sesi olmalı ara sıra kulağımda”, sonra tekrar diklenme modu “zor değil, hiç zor değil” ve final “Çaya kaç şeker alırsın diye bir ses sormalı ya ara sıra”…

 

Yaşlılık ve yalnızlık, kimsenin istemediği ama bir çok insanın maruz kaldığı bir birliktelik. Yaşlılık bir muhasebe dönemi, ister seküler, ister uhrevi bir değerler sisteminiz olsun, fark etmez. Her ikisinin de muhasebesi kendine göre, ama kaçınılmaz. Birinde takva, birinde içgüdüsel bir analiz. Bir de yaşlılık, seçme şansının azaldığı bir dönem. Şarkıdaki belgisiz zamirlerin tercihini bu gerçekliğe yorabilir miyiz? “Biri olmalı. Bir ses olmalı” gibi tercihler razı olmaya, medet ummaya mı işaret ediyor? Mesela köylerde, sıkça “Soluğunu duyayım yeter.” cümlesi kurulur. Hasta, yatalak..vs bile olsa, soluyorsa, o vardır. Ama soluk kesilince bir başınalık hali ve getirdiği sıkıntılar başlar.

 

Neyse uzatmayalım, hala vaktimiz varken, hanım, kalk sen çay koy, ben de sorayım;

“Çaya kaç şeker alırsın?””

 

Ben, Elif Hanım’a sorularımı üç başlık altında yönelttim, kendisi bir kompozisyon şeklinde tamamına birlikte cevap vermiş. Yine, akışı bozmamak adına önce sorularımı, ardından da cevabi yazıyı aynen aktarıyorum:

  1. Yalnızlıkla birbaşınalığı kısaca tarif eder misiniz? Bu iki hali nasıl ayırt etmeliyiz?
  2. Şiirdeki belgisiz zamirlerin kullanımı bilinçli bir tercih miydi?
  3. –Gerçek bir hayatı düşünerek- “Korkmam, zor değil” gibi diklenmelerin reel hayatta bir karşılığı var mı? Yoksa bunları kişinin iç dünyasına yönelik, yatıştırıcı mesajlar olarak mı görmeliyiz?

 

Yalnızlık kişisel bir seçimdir, kişinin yalnız olmama seçeneği var olduğu halde seçtiğidir. Bir başınalık bana insanın elinde olmayan yalnızlık gibi geliyor, bir bırakılmışlık, unutulmuşluk, başkaları için varlığı ile yokluğu bir olmuşluk hali...Bu yüzden çok daha ağır ve yoğun bir yalnızlık "Bir başınalık" bu durumu yaşayan için. Dilerim hayatta hiç kimse birbaşına kalmasın. Şiirde hiç bir bilinçli tavır yok açıkçası, bir doğum günümde, yaklaşık 10 dakikada, bankada başımda çalışanlar ve müşteriler var olduğu halde, çok yoğun bir duygu akışıyla masada önümde duran post-it kağıdına yazdım. Yazdığım ilk halinden virgül bile değiştirmedim. O anda içimden hangi kelimeler geçiyorsa kağıda da onlar aktı. Zaten ben "hadi bir şiir yazayım şimdi" deyince bir tek dize bile yazamayanlardanım. En iyi şiirlerim bana en olmayacak zamanlarda gelmiştir. Ancak Türkçe'yi ustalıkla kullanma becerim ( bu konuda mutevazı olamayacağım) şiirime de aksetmiş olabilir. Aslen İngilizce öğretmeniyim. Üniversite tahsilimi dil konusunda yapmış olmam beni anadilimi kullanma konusunda da ustalaştırdı. Şiiri yazdığım günlerde aynı zamanda çok zorlu bir boşanma evresi yaşıyordum. Böyle bir durumda olan bir kadın için şiirin içinde de geçen "korkmam" ," zor değil" ne güçlü ifadelerdir bilseniz...., O dönemde zaten ayakta kalmak, yılmamak ve vazgeçmemek için kendime bunları hep söyledim. Söyledikçe de başardım. Ara sıra ( bilinen adıyla Çaya Kaç Şeker?) bir karar şiiridir. Zor günler geçiren bir insanın kendini ayakta tutmak için yazdığı bir nevi mantra özelliği taşıyan sözlerdir. Nitekim sonradan bana ulaşan pek çok okur mesajında bu şiirin daha bir çok kişi için aynı etkiyi yarattığını şaşkınlıkla ve mutlulukla öğrendim. Bir şairin asli görevi de bu olsa gerek.... Teşekkür ederim.”

 

Son bir not: Öğrencilere, “şair/yazar burada ne anlatmak istemiş?” diye sorulurdu eskiden, bu noktada  “geçer” notu hak ettiğimi düşünüyorum.

 

 

 

 

 

 

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları