Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
Maskeler ve Yüzler
Köşe Yazısı Tarihi : 08-03-2015       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

Maskeler ve Yüzler

Deborah, “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim”in kahramanı, farklı biraz, toplumdışı, hayal dünyasında yaşayan, -kestirmeden söylemek gerekirse- bir akıl hastası. Doktorlara göre akıl hastanesine yatması gerekmektedir:

“Jakop ve Esther Blasu, odalarında otururken, yüzlerindeki maskelerin gerisinden birbirlerine baktılar ve artık baş başa kaldıklarına göre takındıkları maskelerin neden yok olup gitmediğini düşündüler. Artık rahat bir soluk alıp gevşeyebilir, birbirlerinin varlığında huzur bulabilirlerdi oysa. İncecik bir duvarın ayırdığı bitişik odada, kızlarının yatmak üzere soyunduğunu duyabiliyorlardı. Gece boyunca, uyumakta olan kızlarının soluk alma sesinden başka bir sese –tehlike anlamına gelebilecek bir sese- karşı tetikte olduklarını gözleriyle bile itiraf edemiyorlardı. Yalnızca bir kez, yatağa uzanıp karanlığı gözlemeye koyulmadan önce Jakop yüzündeki maskeyi aralayıp karısının kulağına sert bir sesle fısıldadı;

‘Neden onu gönderiyoruz?’” (Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Sf 13)

Jakop’un sorusu, oynanan tiyatroya son vererek, gerçeğin kaçınılmazlığına teslimiyetin sembolü. Ruhun kriz anlarının bir savunma mekanizması olan maske takma/değiştirme, kısa vadede krizden kurtuluşu sağlasa da uzun vadede krizi derinleştirmenin yanında, ruhta, onulmaz tahribe neden olur. Hiçbir maske, mevcudu ilelebet gizleyemez. Anlık kurtuluş ve çıkış yolu olarak düşünebileceğimiz bu davranışın etkileri ve sonuçları üzerine, en azından o an için, pek kafa yormadığımızı söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Maskeye ihtiyaç duyan ruhun hastalıklı,  en masum ifadeyle zayıf olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.  Bu konuda Eric Hoffer’in)“Bir ruhun zayıflığı, ondan uzak tutulması gereken gerçeklerin sayısıyla orantılıdır. (Aklın Muhteris Çağı, Sf. 39)” sözünü referans olarak alabiliriz. Kişi ne kadar çok gerçekten kaçıyorsa (Maske takmak gerçeklerle yüzleşmeyi engelleme ve gerçeklerle araya bir set çekem çabasıdır aynı zamanda.) o oranda zayıf, sorunlu bir ruha sahiptir. Tam tersi bir yargıda bulunmak da mümkün, yani “Kişi, ne kadar az maskeye ihtiyaç duyuyorsa o oranda mutludur.” İki önermeyi birleştirerek, tek bir payda da toplamak gerekirse de, “kişinin mutluluğu, yanında ‘kendisi’ olabildiği kişilerin sayısıyla doğru, ihtiyaç duyduğu maske sayısıyla da ters orantılıdır.” denilebilir. Pek tabii olarak, ruh, mutlu olabilme adına, refleksif bir davranış göstererek, yanında ‘kendisi’ olabildiği kişileri arar.

Bu noktada, kışkırtıcı bir alıntı daha yapalım. Halil Cibran, Deli adlı eserinde uyur-gezer bir anne ve kızından bahseder. Yine bir uyurgezerlik anlarında anne ve kız karşılaşır:

“Ve anne konuştu; ‘İşte geliyor! Düşmanım!. Gençliğimi mahveden sen, yaşamını benimkinin yıkıntıları üzerine kurdun! Ah! Seni bir öldürebilsem!’

Ve kızı da yanıtladı; ‘İğrenç kadın! Yaşlı ve bencil! Daima ben ile özgür-ben arasına giren sen! Özyaşamımı senin köhne yaşamının bir yankısı haline getirmek isteyen sen! Sen hala neden yaşıyorsun?’

İşte tam bu sırada bir horoz öttü. Ve iki kadında uyandı. Anne sevgi içinde ‘Sen misin güzelim’ derken, kızı da, ‘Evet, benim! Sevgili anneciğim’ diye cevap verdi.” (Deli, Sf. 16)

Başta da söylediğim gibi kışkırtıcı ve uhrevi yönü ağır basan toplumlar için sapkın bir örnek gibi görülse de, bütün informel kural ve yapıları bir kenara koyarak düşünürsek hem annenin hem de kızın düşünceleri mantıksal bir doğruluk taşıyor. Bir çocuk, bir kadının (anne değil. Formel düşünmeye devam ediyoruz) hayatını mahveder. Hem fiziksel, hem ruhsal, hem yaşantısal anlamda kadında çeşitli yaralar açar. Öbür taraftan kız da haklıdır. Bir anne doğruları belirler, rotayı çizer, sınırla-mala-r koyar. (Bütün annelik, evlatlık, vefa, koruyuculuk, sığınma, kutsiyet..vs gibi yapıları bir kenara koyarak düşündüğümüzde) Anne ve kızın uyur-gezer halleri “yüz”ü, horozun gongu çalmasıyla sahnelenmeye başlayan tiyatro da “maske”yi temsil eder. Başta verdiğim Deborah örneğinde de olduğu gibi aile içi maske-yüz ikilemi, herhalde, en ağır ve en zorlu tiyatrodur. Kişinin ailesine karşı maske taşıma zorunluluğunun yaşatacağı ruhsal sıkıntının yanında, aile bireylerine karşı takınılan maskenin işlevini yerine getirme, yani gerçeği gizleme noktasında inandırıcılık vasfının çok zor sağlanabileceğini de hesap etmek gerekir.

Kişi, ‘kendisi’ olarak işini yapabiliyor, seviyor-seviliyor, değerli bulunuyorsa mutlu olabilir. Maske ile elde edilenler kişi de, aksi yönde bir ruhsal çürümeye neden olacaktır. Uzun vadede ortaya çıkacak bu olumsuzluklar toplumda –manevi ve ruhsal anlamda- sağlıksız bireylerin sayısının artmasına neden olacaktır. Ayrıca maske ile başarı kazanma davranışının toplumsal sonuçlarının olacağını da söyleyebiliriz. Kişinin ruhsal çöküntüsünü gözlemleyemeyenler, -aslında şekli olan- görünürdeki mutluluğun gerçek mutluluk olduğu gibi yanlış bir kanaatten hareketle aynı yanlış davranışları sergileme yolunu seçebilirler. Kişi, bir kere o labirentin içine adım attıktan sonra, katmerlenerek devam edecek olan bir maskeli balo başlar ve devam eder. Ne mutlu kendisi olarak mutlu olabilenlere…

Maskelerin inşa sürecine de kafa yoralım biraz. Bu konuda da önemli alıntılar yapacağız. Öncelikle Amin Maolouf ile başlayalım:

“Çoğu zaman ileri sürülen kimlik, hasmının ki üzerine –ters yönde- inşa edilir.(Ölümcül Kimlikler, Sf 19)” Maolouf’un, özellikle azınlık aidiyet ve kimlikleri üzerine ileri sürdüğü bu önermeyi, geçici ve sahte bir ‘yeni kimlik’ olarak düşünebileceğimiz ‘maske’ içinde kullanabileceğimizi düşünüyorum. Kişi, maskeyi, karşılaştığı bir durum, bir saldırı, bir beklenti..vs karşısında inşa eder ve takınır. Dolayısıyla kişinin bu yeni kimliğini anlamlandırmada, karşılaştığı krizin niteliğini anlayabilmek zorunlu ve kaçınılmazdır. Çünkü kişinin takındığı maske, karşılaştığı krize cevap verecek ve bu krizden çıkışını sağlayacak araçlarla donatılacaktır. Böylece kişi, kendisine yeni bir kimlik inşa eder ve bu kimliğin içine, Allah vergisi olmayan ama krizden çıkışta kendisine yardımcı olacak olan, ihtiyaç duyduğu suni yamalar yerleştirir.

 

  1. Aöf sınavlarına hazırlık süreci başlamadan bir yazı yayınlama gerekliliği/düşüncesi bu yazının biraz aceleye gelmesine neden oldu.)

  2. Tek yazıda bitirmeyi planladığım konu, hem sıkıcı olmaması hem de farklı kaynaklardan zenginleştirme düşüncesi nedeniyle ikinci bir yazıya sarktı. )

    Notlar: 1- “Aslında çok dostum var benim. Yeter ki, iyi günüm olsun!” Woody Allen

    2- “Oturduğun yeri pak et, yediğin lokmayı hak et.” Hacı Bektaş-ı Veli

    3- Son sözün en çok yakıştığı adam, söz yine sende:

    “https://www.youtube.com/watch?v=o8hMax5hDEw “ (O. Gencebay - O Benim )

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları