Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
ALMİNA
Köşe Yazısı Tarihi : 27-05-2015       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

ALMİNA

İnsan psikolojisi kolay kolay değişmiyor, on yıl önce üniversite de sınavlar bittiği zaman bir “oh” çekerdik, şimdi açık öğretim sınavları bitince de. Sınavların iyi ve ya kötü geçmesi tali önemde olur, tek başına, sınavların bitmiş olması bir rahatlama vesilesi olurdu, hala öyle.  Zaman zaman kendime yaptığım bir eziyetmiş gibi gelse de, sosyoloji okumanın çok isabetli bir karar olduğu kanaatindeyim. Bir şeyler öğrenmenin, ve özellikle ilgi duyduğu alanda bir şeyler öğrenmenin, insanı keyiflendirdiği muhakkak. Aslında, sosyolojiyi, örgün eğitim kapsamında okumayı dilerdim, yapılacak tartışmalar, akıl yürütmeler, somut olaylar üzerine girişilecek tahliller..vs insanı heyecanlandırıyor. Güzel bir tesadüf olarak, öykü yazma yarışmamız da dereceye girerek misafirimiz olan bir öğrencimizin annesi de sosyoloji okumuş ve yaptığımız sohbette “Bu bölümü okurken, kişinin önce bir sorgulama dönemine girdiğini, bu dönemde kendini, çevresini ve toplumu sorguladığını/yargıladığını, bu sürecin bir yabancılaşmaya neden olduğunu ve sonrasında tekrar adaptasyon döneminin epey sancılı olduğunu” belirtmişti. Gerçekten de, sosyoloji, kapsamı ve metodolojisi gereği, kişiyi yeni okumalara, yeni yorumlamalara ve, belki de, yeni bir paradigma oluşturmaya sevk ediyor. Aöf sürecinin benim için, gerçek anlamda, yarattığı tek sıkıntının “zaman”la ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir örnek vermek gerekirse, facebookta “Ersin Acar, Bin Muhteşem Güneş okuyor” güncellemesinin 24 Nisanda yapmış ve ,şuan baktığımda, halen kitabın yarısına bile gelememişim. Halid Hüseyin’in bir eserinin bu kadar süre elde sürünmesinin, benim açımdan, mantıklı hiçbir açıklaması olamaz. İşte bu nedenle, sınavların bitmesinin zihnimdeki ilk yansımalarından biri, “okuma ve yazmaya dönük” büyük bir arzu şeklinde oldu. Zaman zaman, bir kütüphane memurluğunun benim için ne büyük bir lütuf olacağını düşünmeden edemiyorum. Bu, okuma hevesi ve sınavların bitişinin rahatlığıyla D&R’ın kampanyalı kitaplar reyonundan Ahmet Altan’ın “Son Oyun”, İskender Pala’nın “Mihmandar” ve Rüstem Batum’un “Tek” romanlarını satın aldım. Sırası gelmişken Ahmet Altan’a bir parantez açmak istiyorum. Çünkü benim hayatımda ve fikri serüvenimde özel bir yeri olan biri o. Daha önceki yazılarımda da adına göndermeler yapmış ve bir yazarla sohbet etme fırsatım olsa, Ahmet Altan’ı tercih edeceğimi söylemiştim. Ahmet Altan’ı Taraf gazetesi öncesinde de tanırdım ama hakkındaki bilgim, “müstehcen romanlar yazan ve ‘vatanı bir kadın memesine satarım’ diyen bir yazar”la sınırlıydı. Taraf gazetesini çıkarmaya başlamasıyla birlikte siyasi duruşu ve güncel meseleler karşısındaki tavrına dair de bilgi sahibi olmuş ve, gazetelerin büyük çoğunluğunun 25-30 kuruş olduğu bir dönemde, her gün 1 lira vererek taraf gazetesini satın almış ve bu nedenle hem birçok kişiyle fikri tartışmada bulunmuş hem de gazetenin her ayrıntısına kadar okur olmuştum. Yine bu dönemde Ahmet Altan’ın “Ve Kırar Göğsüne Bastırırken” adlı, dönemi için epey radikal siyasi fikirlerini paylaştığı, ve bu nedenle defalarca yargılandığı, kitabını satın almış, okumuş ve kütüphanemin kıymetli eserleri arasına yerleştirmiştim. (Hatta taraf gazetesi ile ilgili bir anımı daha paylaşayım.  O zamanlar, gazetenin “her taraf” adıyla, okurlarından gelen yazıları yayınladığı bir sayfası vardı ve bende oraya bir yazı göndermiştim. Yayınlanır mıydı bilmem ama tam yazıyı gönderdiğim dönemde, şuan Sabah gazetesinde yazarlık yapan, Rasim Ozan Kütahyalı’nın  Deniz Gezmiş ve kuşağının siyasi duruşunu analiz eden bir yazısı yayınlanmış, bu yazı epey fırtınalar koparmış  ve “her taraf”ın sayfaları uzun süre bu yazıya verilen cevaplara ayrılmıştı. Tabi bizim, hiçbir siyasi öge taşımayan ve bu nedenle pek de ilgi çekici olmayan yazımız güme gitmişti.) Yalnız sonrasındaki gelişmeler (No Pasaran yazısı, ‘yaptıklarımın arkasındayım’ açıklaması) beni de bir sorgulama sürecine sürüklerken, kaçınılmaz bir şekilde, algımda da bir revizyona neden olmuştu. Bu revizyon sonrası soruyu tekrar alayım lütfen;

“Bir yazarla sohbet etme fırsatınız olsa, bu hangi yazar olurdu?”

“Ne münasebet, tabi ki Sadettin Ökten.”

Yalnız Ahmet Altan’la ilgili söyleyeceklerim bitmedi. “Son Oyun” adlı romanının arka kapağındaki tanıtımından bölümler paylaşmak istiyorum, birazda. Bence, düşünsel derinliğin mükemmel bir anlatımla harmanlanmasının güzel bir örneği şu satırlar; (Yalnız her eserine kefil olamam, çünkü “Tehlikeli Masallar”ı çok beğenmedim mesela.)

“Daha orada, o anda onun en tehlikeli yanının, istediği anda şefkat uyandırabilmesi olduğunu anlamıştım. Tanrı, hep aynı emri verdi, ‘Şehvetten uzak durun.’ Bu emre uyamadık, çelişkilerden hoşlanan Tanrı, kendi emriyle bile çatışacak kadar güçlü bir şehvet duygusu vermişti hepimize, bu zavallı kullarından o görkemli yaratıcılığının ürünü olan şehvetle dövüşmesini istemişti. Kim Tanrının yarattıklarıyla baş edebilir ki?...Şefkat öyle değildi. Tanrı şehvetin yolunu kapatırken, şefkatin yolunu sonuna kadar açmıştı, kimse şefkatin yolunda yürürken tedirgin olmaz, kuşku duymaz, kaçması gerektiğini düşünmezdi… Tanrının söylemeye vakit bulamadığını söylemek bana düşecekti, ‘Güzel kadınların uyandırdığı şefkatten korkun.’”

Sınavları bitirdikten sonra, kendime, asıl ödül olarak bir “Alev Alatlı” kitabını uygun görmüştüm, bu amaçla Isparta’da sahafları dolaştım ama istediğim kitabını bulamayınca yine çareyi “kitapyurdu”nda buldum. Geç tanımaktan üzüntü duyduğum isimler olduğunu yazmıştım, daha öncede. Bu isimlerin başında Sadettin Ökten yer alırken ardından Alev Alatlı’nın geldiğini söyleyebilirim. Alev Alatlı ki son dönemde, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü töreninde yaptığı manifesto niteliğindeki konuşmasıyla, haklı olarak, gündemi meşgul etmişti. Bu manifestoda söylediği “Evrensel dolandırıcılığın hükümran olduğu dönemde gerçeği söylemek devrimciliktir diyen George Orwell sizi ayakta alkışlardı.” sözü, siyasi referanslara bağlı olarak, olumlu/olumsuz birçok tepki aldı. İnsanlığın serüveni, aydınlanma muhasebesi, dünyayı yöneten oligarklar, doğruyu/yanlışı-haklıyı/haksızı yasalarla belirleme aymazlığı konuları çerçevesinde yaptığı konuşmayı, şahsen ben, defalarca dinledim ve çok şey öğrendim. Siyasi referansları gereği, insanlar, bu konuda yine farklı düşüneceklerdir ama söz konusu konuşmada siyaset üstü, tarafgirlik üstü, önümüzü aydınlatacak birçok ayrıntının olduğunu düşünüyorum. “Helalleşmek, mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır.” cümlesini, “ İmar izni olan bir mühendisin, şehrin silüetini bozacak bir yapıyı inşa etmesi kanunen suç değil ama yanlıştır” ve “iflas halindeki bir kardeşinin hacizli evini yok fiyatına satın almak suç değil ama haksızlıktır.” cümlelerini, medeniyetimizi kılcal damarlarına kadar özümsemiş, namuslu bir aydın duruşu olarak okuma taraftarıyım. Muhafazakar entelektüel diyorlar ona, o ise, kendini entelektüel muhacir olarak tanımlıyor, fikri göçebeliğine gönderme yaparak. Kim, nasıl tanımlarsa tanımlasın, Alev Alatlı, benim için, keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olarak duruyor ve “Orada Kimse Var mı?” dörtlemesini okumak için sabırsızlanıyorum.

Alev Alatlı ile işimiz burada bitmeyecek gibi görünüyor ama bahsetmek istediğim, farklı, birkaç isim daha var, o nedenle şimdilik Alev Alatlı’yı burada bitirelim. Yine, yazılarımda epey adı geçen, Sadettin Ökten’den bahsedeyim birazda. Daha önce, “Fincanımda Cola Var” adlı eserini okumuş ve modernizmin mimarideki yansımalarından olan “apartman” konusunda bir alıntı yapmıştım. Daha sonrasında “İçimde AVM Var” ve “Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna” adlı eserlerini satın aldım ve onlarda okunmak için sırasını bekliyor. Bu üç eserinde temel kaygısı , -eğer varsa- modern kültürün insandan, insan fıtratından, tabii olandan uzak, yabancı, metalaştırıcı, kıymetsizleştirici yapısına karşın kadim kültüre, Osmanlı medeniyetine yaslanmak. Yine, bir eserinden alıntı yaparak, hiç olmazsa, ona dair ipuçları vermiş olayım;

“Bundan sonra insanlara ve bizim topluma yeni ve daha kalıcı bir şeyler lazım olacak. O lazım olacak şeyin adını kim doğru koyar, zamanın ruhunu kim doğru okur ve Kaderullah’ın yardımını alırsa, o üretir buradan çıkacak olan medeniyet tasavvurunu.”

Son olarak, anılmayı hak eden bir eser daha var, ondan da bahsedeyim. Yine geç kalınmış ama, geç kalmakta diğerleri kadar, pişmanlık duymadığım bu eser, Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i. Dönemsel bir toplum okuması fırsatı sunan bu eserde okunmak için sırasını bekliyor.

Son söz yine üstadın: https://www.youtube.com/watch?v=qwc8RW9OUBY Orhan Gencebay – Almina (Valla üstat, biz Almina’yı tanımadık ama tanısaydık da, muhtemelen, sevilecek bir tarafını bulamazdık. Sen nesini sevdin Allah aşkına?)

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları