Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
YAŞAMAK BU DEĞİL
Köşe Yazısı Tarihi : 06-06-2015       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

YAŞAMAK BU DEĞİL

“Kitap Sevenler Partisi” grubunda Dublörün Dilemması’na dair bir tanıtım yazsısı görünce, daha önce bu sitede, o esere dair yazmış olduğum yazıyı tekrar okuma ihtiyacı hissetmiş ve orada geçen bir cümleden (“Hedefe ulaşan her şeyi ıskalamıştır. Çok parası olanların o acayip huzursuzlukları bundan.” ) epey etkilenmiştim.  Sonra, bu cümleden yola çıkarak bir yazı yazabileceğimi ve yazının ana fikrinin de “süreci ıskalayıp sonuca odaklanmanın kişiye süreçte/yolda neler kaybettirebileceği” şeklinde olması gerektiğine karar verdim. Bu konuda, yeri geldikçe küçük notlar almaya başladım. Mesela, çok iyi hatırlıyorum Resul Dündar konserinde şunları yazdım; “Besmele ile titremeyen, Fatiha da, secde de şaha kalkmayan, kelime-i şahadetle bedeni terk etmeyen bir ruhun cennet umması, ne münasebet.” Sonra seküler bir yaşam anlayışı olanlar için de aynı ilkenin geçerli olduğunu düşünerek “Bir içki masasında, sohbeti ıskalayan, maziyi anımsayan, ‘şerefe’ diyemeyen bir ruhun sarhoşluğu umması, ne münasebet.”diye devam ettim. Başka bir ruh haline sahip olduğum bir dönemde ise “acıya müptela” kavramı dilimde dolandı. Ruhumun arabeske yatkınlığının da getirdiği bir motivasyonla arabeskte ve Doğu medeniyetindeki acıya müptelalık bahsine yöneldim, bu konuyu önceledim. Arabeskin vazgeçilmez ögesi olan acı/acıya müptelalık bahsinin Doğu medeniyetinin önemli bir ögesi olan –manevi yönü ağır basan, yoğrulmaya ve pişmeye gönderme yapan- “çilekeşlik” ile Batı medeniyetinin haz temelli, gayrı ahlaki nitelikteki “mazoşizm” anlayışıyla birlikte irdelenebileceğine karar verdim.

Acı, acıya müptela, çilekeş… vs kavramları kafamda dönüp dururken, elimde de Halid Hüseyin’in “Bin Muhteşem Güneş”i vardı. Böyle bir ruh haline sahipken, okunmaması gereken eserler diye bir liste oluşturup en başlara da bu kitabın adını yazmalı. Her satırına nakşedilmiş “acı”yı okudukça “Bu kadar acı gerçekten fazla, artık şu romanın –masum ve sürekli acı çeken- karakteri ölsün ve kurtulsun” diye düşünmeye başladım. Kişiyi, bir roman kahramanın ölerek kurtulması için dua edecek noktaya sürükleyecek düzeyde acının gerçekten fazla olduğuna kanaat getirdim. (Belki de akla şu soru gelebilir, “Neden zulmeden değil de zulme uğrayan ölüyor?” Şundan; tasvir edilen Afganistan öyle bir ülke ki zulmedenin biri gitse, mutlaka ve mutlaka, zulmedecek biri peydah olur.) AMA –bilinçli bir tercih büyük harf seçimi zira şimdi büyük cümleler kuracağım- ne zaman ki işin içine, zulmün içine masum bir çocuk girdi, işte o zaman zihnime bir takım düşünceler ve lanetler hücum etti. –Daha önce Filistin meselesinde yazdığımda da benzer şeyler söylemiştim.- Kim ki bir çocuğun gözüne, canavarca hisle, yaş düşürürse, misliyle karşılık bulmasını, Rabbimin “kahhar” sıfatı hürmetine o kişiyi veya kişileri, devletleri kahretmesini diliyorum. HEM BÜYÜK HARFLE HEM DE ALTINI ÇİZEREK SÖYLÜYORUM; İNSANLARIN ASIL SINAVININ KENDİNDEN ZAYIFLARA KARŞI OLAN TUTUM VE TAVRINA GÖRE SONUÇLANACAĞI kanaatindeyim ve –beddua olarak değil dua olarak söylüyorum- “ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.”

Bu söylediğimin evrensel bir yasa hale gelmesini ve kişinin kendinden zayıf olanlara karşı tavrının ciddi bir yaptırımının olmasını dilerdim. (İlahi adalete inanıyorum tabi ama mademki insanların önemli bir bölümü ilahi adalete göre davranışlarını şekillendirmiyor, o zaman somut, zorlayıcı tedbirlerin alınması gerektiğini düşünüyorum.) Kişinin kendinden zayıflara karşı olan davranışlarının muhatabı sadece çocuklar değil, elbette. –Bütün insanlık olarak düşündüğümüzde- insanlığın doğa ve hayvanlara karşı tutumu, -insan özelinde düşündüğümüzde- erkeklerin kadınlara ve çocuklara, kadınların da çocuklara karşı tavır ve tutumu, asli sınavının en önemli sorusudur.

Eğer kanun koyucu olsaydım ve egemenlik kayıtsız şartsız bende olsaydı “Adalet Mülkün Temelidir.” Yazan her yerin altına “Kişi, öncelikle kendinden zayıflara karşı tutum ve davranışlarından sorumludur.” diye yazardım. Benim ülkemde, hiç şüphesiz, en ağır cezayı çocuğa zulmedenler alırdı. Milyon kere pişmanım demeden de cezasının bitmesi mevzubahis bile olamazdı. Meryemlere, Azizelere zulmedenlerin, Filistin’de belden altı göçük altında kızın gözyaşlarına ve iki ateş arasında kalarak tek sığınabileceği yer babasının bedeni ve bir taş parçası olan Muhammed’in yüzündeki korkuya sebep olanların, çocukları dilendirenlerin, bir çocuğu buz gibi havada otobüs egzozunda ısınmak zorunda bırakanların benim ülkemdeki yeri, tartışmasız, en aşağılık zindanlar olurdu. Çocuklu ailelerin boşanmaları konusunda, temkinliliği elden bırakmadan, zorlayıcı tedbirler uygulanırdı.

Kadına zulmü anlatmaya gerek var mı? Çoğu zaman, devlet ya da anne-baba, kendi eliyle teslim ettiği “koca”dan almıyor mu, “karı”nın ölüsünü?

Bitmedi.

Yine benim ülkemde, horoz dövüşü, köpek boğuşu gibi hayvan sporları(!) meraklılarının, bu merakları asla karşılıksız kalmazdı. Birkaç yıl önce haberlere yansıyan bir olay anımsıyorum. Bir köpeğin bacaklarına asit dökülmüş, asit etlerin erimesine kemiklerin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Failleri yakalandı mı –ya da yakalanmaya çalışıldı mı- bilmiyorum ama benim ülkemde bu davranışın karşılığı, faillerin en değerli uzuvlarının tespiti ve bu uzuvların –aynı o köpeğe yaptıkları gibi- asitle münasebetini sağlayarak mütekabiliyet ilkesinin hayata geçirilmesi suretiyle o hayvanın gözlerindeki “Ben, bunu hak edecek ne yaptım, size?” bakışının aynısının onların gözlerinde de oluşmasını sağlamak olurdu. Tek farkla, onlar bunu hak edecek ne yaptıklarını çok iyi biliyor olacaklar çünkü.

 

Ayrıca, kürkü daha kaliteli olsun diye hayvanların canlı canlı derisini yüzen ve buna neden olanlar, ciğeri daha yağlı ve-dolayısıyla- daha lezzetli olsun diye kazları, boğazlarından hortum sokarak besleyen ve buna neden olanlar da mütekabiliyetten nasibini, mutlaka, alırdı. Daha kolay ve daha pahalı satılabilsin diye küçücük civcivleri kimyasal boyaların içine sokup çıkaranlar da unutulmaz, sırf insanlar seyredecek diye hayvanları doğal hayatından koparıp kafeslere tıkan “hayvanat bahçesi” geleneği de sorgulanırdı. (“İnsan hayvanat bahçeleri” diye bir program izlemiştim. Orada, egemen canlı “beyaz adam” daha aşağı gördüğü diğer insanları kafeslerde sergilemekten, aşağılamaktan çekinmiyordu. Demek ki sergile(n)me/izle(n)me olayı bir hâkimiyet ve üstünlük – ve tam tersi durumun- göstergesi olarak okunabilir.

İnsan kaynaklı vahşeti örneklendirmeye sayfalar yetmez. Ama öyle bir şey söyleyelim ki, sayfalarca örneği gereksiz kılarak meramımızı açık etsin;

“Vicdani/insani olan ile yasal olanın bir olduğu, yalnızca zayıfların değil en başta güçlülerin adalet istediği bir düzen” cümlesi makul bir özet olur diye düşünüyorum.

Not 1: Elinde kandil ile, gündüz vakti Atina sokaklarında “insan” arayan Diyojen, bugün, kandil değil projektör tutsan yaprak kıpırdamaz gibi duruyor.

Not 2: Elimdeki kitabı bitirip, büyük bir iştahla Sadettin Ökten okumaya başladım. Kitabın kapağındaki fotoğrafıyla nur yüzlü bir dede gibi beni selamlayan Ökten, 30. sayfaya geldiğimde, hiç beklemediğim bir şekilde, sanki kulağımı tutarak “Ne kadar çabalarsan çabala arabesk, lümpen bir müzik” uyarısında bulunan bir hoca edasıyla şunları yazmış;

“Bu halk yığını İstanbul’a gelmeseydi İstanbul musikisi yeni bir hamle aşamasına gelmişti, ama çocuk henüz prematüreydi. Bu halk yığını gelince bir bıçak soktu, çocuk orada öldü. Sonra Orhan Gencebay çıktı.”

Not 3: Ökten’e inat, günün anlam ve önemini belirten şarkılarını okumak üzere, Orhan Gencebay’ı mikrofona davet ediyorum;

Yaşamak Bu Değil:  https://www.youtube.com/watch?v=vjgGUU3KAVA

Yokluk:    https://www.youtube.com/watch?v=yLTg_Gg6y_8

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları