Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
BULAMADIK Kİ
Köşe Yazısı Tarihi : 16-11-2015       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

BULAMADIK Kİ

“Okumayan bir insan, meyve vermeyen ağaca benzer. Dalı, yaprağı ne kadar gür olursa olsun, insanlığa zerre kadar faydası olmaz. Hele ki okumayan o insan bir öğretmen ise, onun cehaletinden insanlığın korunması, uzak tutulması gerekir. Bir insana bir kitap, bir yazar sevdiren kişi toprak ananın en verimli tarlasına bir tohum atmış kabul edilmelidir. O tohum muhakkak ki meyve verir. Bir yazar, bir kitap keşfeden kişi dünyaya yeni bir pencere açmış, tünelin çıkışına yeni bir yol bulmuş gibidir. Bu anlamda, ben, benim fark yaratan öğretmenimle, maalesef, çok geç -üniversite yıllarında- tanıştım. O zamana kadar ki yaşadığım 20 yıl, okuma anlamında karanlık, tarih öncesi çağları andırır.

 

Elime bir kitap tutuşturduğunda, aslında, hayatın anlamına dair sırlar tutuşturduğunu çok sonra anladığım,

Beni, okumayan bir öğretmen olmaktan kurtarıp, toplumsal cehaletin mimarlarından olmaktan alıkoyan,

Bana kitap kokusunu sevdiren ve üniversite sonrası iyi bir okuyucu, amatör bir yazar olmamı sağlayan Kenan öğretmenime ve onun gibi nicelerine saygılar sunuyorum…”

 

Fark yaratan, sende bir iz bırakan öğretmenini tarif et dediklerinde yazdım, yukarıdaki satırları. Okuyan da beni elinden kitap düşürmeyen bir kitapkurdu sanacak. Oysa, düşünsenize, taaa 18 Ekim’de “Ersin Acar, Alev Alatlı – Nuke Türkiye, okuyor” diye etiketlemişim kendimi ve bugün bakıyorum halen 50.sayfadayım ve bu durumda tabi ki baştan okunması gerekecek. Alev Alatlı ki bizim cenahın, karşı cenahın, tüm cenahların hatmetmesi gerektiğini düşündüğüm; ‘bana bir kitap öner’ diyen bir dosta ‘Sana sadece bir kitap değil hayatın sırrını, bir medeniyetin mimarını ve şehrin altın anahtarını sunuyorum’ özgüveniyle, hiç tereddütsüz ismini zikrettiğim Alev Alatlı. Oysa kafamda şöyle bir planlama yapmıştım; İnce Memed 1, ardından Orada Kimse Var mı 1(Viva LA Muarte), İnce Memed 2, ardından Orada Kimse Var mı 2(Nuke Türkiye) . Bu sarmalda, güya, ‘dün’ ile ‘gün’ü harmanlayacaktım. Bu sarmaldan ‘gün’ün galip çıkacağından da emindim. En azından şurası kesin ki İnce Memed 4’lemede kalırken (ve Yaşar Kemal de aramızdan ayrıldığına göre 5’leme ihtimali yokken) Orada Kimse Var mı –şimdilik- 5’ledi ve 5.halka olan ‘Beyaz Türkler Küstüler’i okumak, oraya varabilmek için can atıyordum. Hele birde, bu süreçte, araya, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sını yedirip, daha önce resmi tarih tezini kabul etmeyen başka bir kaynaktan Çerkez Ethem’e dair okuduklarımın üzerine, Küçük Ağa’nın gözünden Milli Mücadele dönemine bakmak kafamda bazı şeylerin şekillenmesine katkı sağladı. Daima, kafamda o dönemin olay ve olguları döner durur da net bir yere oturtamam. Resmi görüş ve mevcut paradigma beni tatmin etmezken karalamayı ve lanetlemeyi de asla kabul etmem. Hele yüz sene sonra rövanş alındı yorumlarına gülmek bile gelmiyor içimden. Şahsen, milletlerin maruz kaldığı zulümlerin doruğa ulaştığında zalimin zulmüne dur diyecek bir liderin, yine o milletin bağrından çıkacağına inanıyorum. Eğer ki çıkmazsa da, Evliya Çelebi’nin dediği gibi;

“Gün akşamlıdır devletlim,

Dün doğduk, bugün ölürüz.” demeyi bilmiş bir milletiz biz.

‘Dün’ü okurken ‘Yeşil Gece’ ve ‘Vurun Kahpeye’yi hatırladım. Oradaki farklı yaklaşımı ve hassas dengeyi. Egemen zümrenin tanımladığı, tarif ettiği ve dayattığı dinci-dindar ayrımını. Kabaca şöyle ki, inanç ve değerlerini özeline hapsetmiş, kendi halindeki ‘dindar’lar, ak sakallı ve nur yüzlü; ama toplumsal hayatta bütün değerleri ve inancıyla var olmak isteyen “dinci” kesim vatan haini, satılmış ve uçkur düşkünü. O dönemde, günümüzün en büyük manipülasyon merkezi Hollywood’un kullandığı, subliminal mesaj teknolojisi yoktu, verilmek istenen mesaj direk veriliyordu anlayacağınız.

Aslında kendisine yakın hissettiği bir tavırdı bu. Subliminal değil, açık mesajı tercih ettiğini vurguladı her zaman ve ortamda. Birçoğunun renksiz görünmeye çalıştığı buhran dönemlerinde rengini net bir şekilde ortaya koydu. Hiç kimsenin ertesi günü çok parlak görmediği günün akşamında “Gönlüm şundan yana ya Allah hakkımızda hayırlısını nasip etsin.” diyerek duruğu noktayı tekrar hatırlattı. Herkesin alkış tuttuğu o zafer gününün gecesinde ise, “bu zafer sırtımıza bir sorumluluk yükler.” dedi ve ne İsa’ya ne Musa’ya –yine- yaranamadı.

Böyle zırvalayıp duruyor bir süredir. Daha sürer mi, ne kadar sürer bilmem ama nedenini biliyorum;

“ ‘Mutsuzsun’ dedi. İtiraz etmediğim gibi, suskunluğumun, devam etmesi için ona cesaret vereceğini bile bile sustum. Dilinden dökülen her kelimede yüreğimin sırrını –yıllar, yıllar sonra-  tekrar çözdüğünü hissedebiliyordum. Sıranın bana geldiğini anladığımda, bu sorumluluğu alabilecek durumda olmadığımı fark ettim.  Şikâyet etmek gibi, kolaya kaçmak gibi ve de en önemlisi nankörlük gibi olmasın diye ‘Evet’ diyemedim; ‘yani’ dedim, ‘yani, pek iyi sayılmam.’ Ondan daha iyi kim tanıyabilirdi ki beni ve kandırmaya çalışmak onu,  kaç para ederdi?”

NOT: Tarih önünde savunmamdır; Allah şahit ki, kişilere duyduğum öfkeyi o kişilerle ilişki halinde olanlara da yansıtmaktan kendimi alıkoyamadığımdandır bu. Biliyorum, hayat zıtlıklar üzerine kurulu; hatta Marksist ekol toplumsal evrim/devrim için bu zıtlığın şart olduğunu vurgular. Umarım kavgalarımız bile insanlığa bir şeyler kazandırır.

Not 2: İzindeyiz baba;

https://www.youtube.com/watch?v=LUrXorm5oXg

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları