Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
YALPALAMAK
Köşe Yazısı Tarihi : 09-01-2016       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

YALPALAMAK

                Bir önceki yazıma o başlığı seçme gerekçemi, yazının içerisinde aktarmayı unutmuşum. Yalnız facebook’da paylaşırken meramımı tam olarak anlatabildiğimi düşünüyorum. Şöyle;

“Çok yazı yazdım şimdiye kadar ama yıllar sonra, 32 yaşında iken düşüncelerimi soran olursa ya da kendim hatırlamak istersem işte bu yazıyı açıp okuyacağım.”

                Kendimi tam olarak ifade edebildiğime ve söylenmesi gerektiğine inandığım şeyleri söyleyebildiğime inandığım bir yazıydı. (Farklı tepkiler aldım o yazıya dair ve bir süre önce Etyen Mahçupyan ile Mehmet Metiner arasında yaşanan tartışmayı anımsadım. Mahçupyan’ın şu cümleleri her şeyi özetliyordu bence; “Mehmet Metiner beni doğru olduğuna inandığım şeyleri söylediğim için kınamış. İşgal ettiğim makama göre konuşmalıymışım. Belki de ‘Yeni Türkiye’de insanlar makama göre doğruları eğip bükmek istemeyebilir. Metiner tedbirini alsın derim.) Bu nedenle –tesadüfen bile olsa- bu siteye girip –tesadüfen bile olsa- benim yazımı okuyacak kişi, beni o yazı ile değerlendirsin onunla anımsasın isterim ki yine bu nedenle o yazının uzun süre güncel kalması gerektiğini düşünüyordum. Ama daha önemliliğinden veya aciliyetinden mi tam kestiremediğim, bir an önce söylenilmesi gerektiğini düşünen cümleler duyuyorum içimde. O yazının güncelliğine/görünürlüğüne son verme pahasına, bir sancı/doğum sancısı vererek doğmayı bekleyen cümleler. Bazen bir dostun dostça eleştirisinde, bazen (bir puan düşük aldığından/bir soruyu işaretlemeyi unuttuğundan/kaydırma yaptığından…) bir çocuğun dökülen gözyaşlarında zihnime hücum eden cümleler. (Ne yapıyorsun sen çocuk, ne yapılıyor sana? Bu mu olmalı o yaşta bir çocuğun dökülen gözyaşlarının gerekçesi? “Bir dahakine daha dikkatli olurum, bunda da vardır bir hayır” deyip geçsene) Kendimi tutamadığım zamanlar, bir yerde bir şeyi eksik veya yanlış mı yapıyoruz acaba diye sorduğum/sorguladığım zamanlar;

“Mimarı olmadığımız bir cinnet halinin mühendisleri haline geldik. Bizi, çimenleri ezme pahasına tepişen filler haline getiren güç ne ola ki?” türünden aforizmalar patlatıyorum sağda solda. Bilirsiniz mimar tasarlar ve projeyi çizer, mühendisler de bunun devamını getirir ve hayata geçirirler. Sorumluluk kat sayısı değişir yani. Şimdi, sorumluluk hesabı yapmaya fatura kesmeye kalkışmak bu yazının ruhuna aykırı olur ama (Kuldan saklasam, niyetimi, Allah biliyor) (Daha önce de paylaşmıştım) “Kötülüğü iyilikle karşılamak istemiyorum, çünkü o zaman iyiliğe verebileceğim bir şey kalmıyor. İyiliği iyilik, kötülüğü adalet karşılasın istiyorum.” diyen Alev Alatlı’nın izinde, ‘kötülüğü’ kamu vicdanına havale ederken şahsi/kötülükle kavgaların baki olduğunu belirterek, kişisel hiçbir beklenti ve hesabımın olmadığının altını çizmek isterim.

                Herkesin kendine/içine/vicdanına dönerek “bir şeyleri eksik veya yanlış mı yapıyoruz” diye sorması/sorgulaması, hesap günü gelmeden, hesaba çekilmeden kendini hesaba çekmesi ve tedbirini almasını gerek. Herkesin bildiği/basmakalıp/kitabi cümleler kurmak istemiyorum. İdeali isteme ve tasavvur etmenin kolay ama hayata geçirmenin zor olduğunu biliyorum. Ama “yerel Fuat Avni”leri bile yarattığımız şu cinnet halinin sonlanması için bir yerden başlamak gerektiğine inanıyorum.

                Bizi zorlayan, -belki de- hataya sürükleyen bir sürü neden sıralanabilir. Örneğin kurumsal dinamikler. Çağdaş kurumlar canlı organizmalar gibidir. Duygu ve düşünceleri, olaylar karşısında tutum ve tepkileri vardır. Bu nedenle kurumları yönetmek zorlaşırken kurumlara dair peşin hükümde veya uzun vadeli öngörülerde bulunmak hataya neden olur. Bazen kurum içi dinamikler sizi inanmadığınız bir kavganın tarafı haline getirirken bazen yürekten inandığınız bir kavgaya taraftar bulamamanıza neden olabilir. Bu durum tasarladığımız gibi bir yapı tesis etme, inandığımız bir davranış kalıbı ve normları oluşturma yolunda önümüze engeller çıkarır. Ama karşılaştığımız güçlük her ne olursa olsun, direnç her nereden ne kuvvetle gelirse gelsin bizim, pes etme, yanlışa göz yumma veya ortak olma gibi bir seçeneğimiz yok. Çünkü bizim herhangi bir neslin, herhangi bir tek üyesini bile kaybetme lüksümüz yok.

                Yeni bir anlayışın temellerini atmak zorundayız. “Sinyor” dönemlerinde çok düşündük, büyük resme odaklanıyor şahsi/kurumsal hırsları bir kenara bırakıyorduk; ar-ge ekipleri kuruyor, eğitim şuraları topluyor, kurumlar üstü bir “Etik Kurulu” tesis ediyorduk; sorunları birlikte çözüyor, zaferi birlikte kutluyor, başarısızlığın sorumluluğunu hep birlikte sırtlıyorduk.  Yine yaparız. Bunlar bizim, sisteme birer lütfumuz değil, görev ve sorumluluğumuz. Hiç kimse standart görevlerini yerine getirdi, mevcut durumun devamını sağladı diye takdir edilmez ve edilmemesi gerekir. Dünü ile bu günü eşit olanı ziyanda kabul eden bir anlayış, kişiye “yeni ne yaptın, hangi değeri ürettin, hangi yapısal soruna çözüm buldun?” diye sorar, sormalı ve –inşallah- soracak.

                Bu minvalde en tepedekini, ortadakini ve en alttakini –aynı anda, farklı materyaller ile- nasıl diri tutar, nasıl motive eder, hak ve hakikate nasıl yönlendiririzin telaş ve çabasını hep birlikte duymamız ve göstermemiz gerek. Yine bu minvalde, sorguya bir kalem daha eklemek uygun olacak; “En alttakine ne yaptın?”

                Büyük resim diyorum her zaman, büyük resme odaklanmalıyız. Düşünce sınırlarımızı kendi kurumlarımız dışına çıkarabilmeli, kendi kurumumuz dışında kalan dünyaya karşı da sorumluluklarımız olduğu kabulüne varabilmeliyiz. Boynumuzdaki vebali görmeliyiz. Ağzımızdan çıkan herhangi bir sözün, herhangi bir paylaşımımızın bile –muhatap kitle üzerinde yarattığı etki hesaba katıldığında- bize bir vebal yükleyeceğini hesaba katmalıyız. “Biz başaramayız, biz yarışamayız”ın getirdiği umutsuzluk, hayal kırıklığı ve öğrenilmiş çaresizlik halinin önemsiz bir şey olarak görülemeyeceğini kabul etmeliyiz.

                Her bireyin farklı bir dünyası olduğunu, daha doğrusu her bireyin başlı başına bir dünya olduğu gerçeğini bir an bile aklımızdan çıkarmadan, başarı kriter ve değerlendirmesinde standartlaşmanın önüne geçmemiz gerek.

                Allah biliyor ya, söylenecek çok sözümüz olsa da havanda su dövmeye vaktimiz yok. Asımın neslinin doğuşunun ne zaman nerede gerçekleşeceği belli olmaz, bu dönemde burada gerçekleşse hiç fena olmaz. Bunun için kurumlar üstü, kapsamlı ve bağlayıcı bir Mondros’un şartlarını görüşme vaktinin geldiğini söyleyerek notlara geçiyorum.

NOT 1: “Yalpalamak” diye bir ölçütüm var, insanlar üzerinde hiç iyi durmuyor ki zaten o insanlar hiçbir yerde iyi durmuyor. Ama (şimdilik –mi?-) kazanıyor.

NOT 2: Bir genelge ile “görev süresi” tanımı yapılmalı, şöyle olabilir mesela;

“Kişinin görev süresi arkasından sövülmeye başladığı gün biter.” Bir otokontrol imkânı da sunar bu yaklaşım. İstiyorsanız şöyle bir dilekçe matbu örnek olarak kullanılabilir;

                “Sol kulağımdaki çınlamalardan anladığım üzere görev sürem sona ermiştir. Sol kulağımla ilgili çınlama test sonuçları ekte sunulmuştur.

                Gereğinin yapılmasını arz ederim.”

NOT 3: “Al Senin Olsun” Bende Ne Varsa….

https://www.youtube.com/watch?v=oonNvwTRsJw

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları