Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
BİRİ BU SAÇMALIĞA DUR DESİN
Köşe Yazısı Tarihi : 12-06-2016       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

BİRİ BU SAÇMALIĞA DUR DESİN

 

Ülkemiz vatandaşlarından, 30’lu yaşlarda olanların önemli bir bölümü, ömürlerinin neredeyse yarısını eğitim-öğretim kurumlarında geçirmiştir. Devletin değişken eğitim politikaları, dünyanın hızlı değişim ve dönüşümü ve bu tempoya ayak uydurabilme koşullarının giderek zorlaşması, yeni ihtiyaç, talep ve sorunların ortaya çıkışı en başta yansımasını eğitimde bulmuş ve eğitimin nicel anlamda süresi giderek uza-tıl-mıştır. Bende ömrümün 15-16 yılını eğitim-öğretim ile geçirdim ve –kişisel bir tercih olsa da- halen bu sürenin üzerine eklemekteyim. Bu süreçte 4 okuldan mezun oldum, halen beşincisi ile boğuşuyorum. Bu yazı da eğitimin içeriğini değil, şekilsel bir uygulaması olan “mezuniyet törenleri”ni tartışmak istiyorum. Şu ana kadar mezun olduğum hiçbir okulda mezuniyet törenine katılmadım. Ya okulların böyle bir uygulaması yoktu ya da benim katılma imkânım. Hatta, mezuniyet törenine katılamadığım üniversitemin, yıllar sonra kep ve cübbesini ele geçirince hemen bir fotoğraf çekilmiş ve facebook’ta;

“Düğününde giyemediği gelinliği, yıllar sonra bir şekilde denk getirip, giyip hevesini almaya çalışanların buruk sevinciyle” açıklaması ile paylaşmıştım.

 

Bana göre mezuniyet, kişinin bir eğitim kurumundan diğerine atlamasını değil, eğitim-öğretim hayatının biterek iş hayatına atılma dönemi arasındaki, o net ayrımı temsil eder. Yani, kişinin teorik bilgi alım sürecinden, bu bilgileri pratiğe dökeceği, yaşama uygulayacağı iki farklı dünyayı birbirinden ayıran bir şerit gibidir. Bu anlamda mezuniyetin, kep ve cübbenin sembolik bir anlamı vardır; “Ben artık hayata atılıyorum, mücadeleye başlıyorum” mesajını kendine ve çevresine, kişi, kep ve cübbe ile verir.

 

Ama millet olarak her şeyin suyunu çıkarmakta mahir olduğumuz üzere mezuniyetin de suyunu çıkarmış bulunuyoruz. Artık, olması gerektiği yer olan üniversiteyi bırakın lise ve ortaokulda hatta ilkokul ve ana okullarında bile mezuniyet törenleri ile, kep ve cübbe ile karşılaşmak olağan hale geldi. Anlam ve bağlamından sapmış, tamamıyla ticari birer obje haline gelmiş nesne ve faaliyetlere dönüştürmüş bulunmaktayız.

 

Tabi bunda milli hasletimiz olan görgüsüzlüğün yanı sıra her şeyi, paraya çevrilebilirliği ile kıymetlendiren kapitalist sistemin etkisini de göz ardı edemeyiz. Bu törenler için özel kıyafetler alınıyor, saçlar yaptırılıyor, kep-cübbe kiralanıyor…vs Bir nevi alın-verin-ekonomiye can verin durumu anlayacağınız.

 

Bir de, mezuniyet törenlerine bir bakın; kızlar, podyumdan fırlamış, turşusu çıkmış emekli mankenlere ya da haber kuşağı öncesi dizilerinin vasıfsız figüranlarına; erkekler, Esra Erol’un evlendirme programına katılıp “gezmeyi, eğlenmeyi seven, esprili, bakımlı kapalı bayanları bekliyorum” şeklinde eş tarifi yapan samimiyetsiz, ruhsuz, yersiz, zihinsel ve ruhsal anlamda arafta kalmış, tanımlamayan cisimlere benziyor. Etek boyları kısalırken topuklar alabildiğine uzamış, saçlar ayrı facia, neresinden tutsanız elinizde kalır anlayacağınız.

 

Şimdi bu çocuklar, büyüklere özendiği için böyle yersiz davranışlar sergiliyorlar ya ileride de bu günlerine özenecekler. İnsan psikolojisinde hep, olamadığı şeyin peşinde koşma eğilimi var. Ama nasıl ki şuan ki halleri, üzerlerinde eğreti duruyorsa, o zaman da aynı şey olacak. Oysa aslolan, yaşadığın dönemi, yine o dönemin özellikleri ve güzellikleri ile, yakışır şekilde yaşamak olmalı.

 

Bu noktada bir özeleştiri kaçınılmaz görünüyor; bizde hem okul olarak her yıl mezuniyet töreni düzenliyoruz hem de –nasip olursa- ileri de çocuklarımızın mezuniyet törenlerine katılacağız ama bu artık “herkes yapıyor bizimkilerin boynu bükük kalmasın” noktasına geldiği için onaylamasak da yaptığımız şeyler halini aldı. Velhasıl bizim bu saçmalığa dur diyecek ne gücümüz ne de yetkimiz var ama gücü ve yetkisi olup, bunu kullanacak olanlara sonuna kadar destek verir ve yanlarında yer alırız.

 

Umarım bu konuda bir şeyler yapan çıkar. Bu konuyu burada tamamlayıp kısaca farklı bir konuya da değinerek yazıyı sonlandıracağım. Benim gibi, Kemal Sunal filmlerini defalarca izleyen ve izlemekten sıkılmayan geniş bir kitle var ülkemizde. Ben, buna ek olarak Malkoçoğlu-Köroğlu gibi Cüneyt Arkın filmlerini ve Tarkan (Kartal Tibet) filmlerini de tekrar tekrar izliyorum. Eskiden Samanyolu Tv yayında iken bu filmlere ulaşma sıkıntısı çekmezdik, her gün muhakkak bu filmlerden birini yayınlarlardı. Şimdiler de ise tesadüfen denk gelirsek izleyebiliyoruz. Geçen gece “Kibar Feyzo”yu izlerken, daha önce de kısaca değindiğim, bir ayrıntı tekrar dikkatimi çekti. Aslında ayrıntı da denemez, resmen gözümüze sokulan bu durum; eski Türk filmlerindeki “Din adamı” düşmanlığı. Rüşvetçi, vatan haini, ırz düşmanı tipler hep din adamları arasından seçiliyor. Şu sahneyi hatırlayın;

“İmam, namaz öncesi abdest almaktadır. Kemal Sunal yanına oturur ve istediği şeyi söylemesi karşılığında rüşvet teklif eder. Bir yandan abdest almaya devam eden imam bir yandan da rüşvet pazarlığı yapar. ‘200 gayme, bir de horoz, hemi de böyüüük….’”

 

Bu yaklaşımın benzerlerini Halide Edip’in, Reşat Nuri’nin eserlerinde de görmek mümkün. Bu yaklaşımı sergileyenlerin, kendince, bir “dindar” ve “dinci” ayrımı yaptığını ve dinci kabul ettiklerini mahkûm ederek ötekileştirdiklerini düşündüğümü belirtmiştim. (Bu konuyu derinlemesine tartışmaya başlarsak şu da gündeme gelecektir; makbul/iyi olarak kabul edilen dindar kesim, evinde oturan, etliye-sütlüye karışmayan, sisteme sorun çıkarmayan aksakallı nur yüzlü insanlar. O halde ‘makbul kabul edilmenin sırrı, sınırlar içerisinde kalmak ve sisteme boyun eğmek mi?’ sorusu cevap bekliyor olacak.)

Bu yaklaşımı, dönemsel manada, Halide Edip ve Reşat Nuri için anlamak bir parça mümkün iken Kemal Sunal filmleri için biraz daha zor. Muhtemelen, ilgili filmlerin senarist ve yönetmenlerinin dünya görüşü ile ilgili bir durum bu. Bu konuyu biraz araştırdığımda, internette, “Kemal Sunal’ın din düşmanlığı” veya “Yeşilçam’ın din düşmanlığı” gibi analizlere ve videolara denk geldim. İlginç bir bilgi olarak da, Kemal Sunal filmlerinin “Şaban” ismi üzerindeki olumsuz etkisine dair yazılar gördüm. Bilindiği gibi Şaban dini referanslı bir isim ama bu ismin filmlerdeki saf, enayi, avanak “İnek Şaban” tiplemesine dönüşmesine bağlı olarak, ülkemizde, 1960’lı yıllarda yılda 3000 bebeğe bu isim konurken 2009’da 113’e kadar düşmüş. Dileyen bunlarla ilgili bilgilere internette ulaşabilir. Benim ise hiçbir zaman öyle keskin bir iddiam olamaz. Zira parayla imanın kimde olduğu bilinmez. İşin aslı ne olursa olsun Kemal Sunal iyi işler yapmış, milletin gönlünde yer etmiş, gülüşüyle milleti güldürmüş bir sanatçı. Allah ona rahmet eylesin.

 Bu günkü sürpriz olsun hadi;

https://www.youtube.com/watch?v=G43J6Jor050

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları