Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
AHU GÖZLÜM
Köşe Yazısı Tarihi : 19-07-2016       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

AHU GÖZLÜM

Klasik kuramlarda, çatışma, olumsuz yanları ile ön plana çıkarılmış ve kaçınılması gereken bir durum olarak tasvir edilmiştir. Bireyler veya gruplar arası veya bireyin kendi içinde yaşadığı bir anlaşmazlık hali olduğu kabul edilen çatışmanın, birey ve grupların enerjilerinin boşa harcanmasına neden olduğu, birey ve kitle psikolojisini olumsuz yönde etkilediği ve tüm bu sonuçlara bağlı olarak mevcut kaynakların boşa harcanmasına neden olduğu savunulmuştur. Çatışmayı, kavga/savaş ile eşdeğer gören bu yaklaşımın ileri sürdüğü tezler, hem çatışma hali hem de çatışma halinin ortaya çıkardığı sonuçlara dair sahip olduğu “zarar endeksli” yaklaşımdan etkilenmiştir. Bu yaklaşımın ortaya atacağı tezlerin;

  • “Çatışma topluma zarar verir

  • Çatışma kişi ve kurumları birbirine düşürür ve hedeflerinden saptırır

  • Enerji ve kaynak israfına neden olur” tarzında felaket senaryoları olması çok doğaldı. Böyle bir anlayışa sahip bu kuramların ortaya koyduğu tedbir önerilerinin de bu önyargılardan etkilenmesi kaçınılmazdı ve;

  • Kurumlar ve bireyler arası çatışmayı engelleyici

  • Çatışma neden ve ortamlarını minimize edici bir tedbirler planı geliştirildi.

    Oysa hem saha araştırmalarının hem de psikoloji biliminin ulaştığı yeni veriler klasik kuramlardan radikal bir kopuşu ve bu yeni veriler ışığında farklı/yeni yaklaşımların ortaya çıkmasını kaçınılmaz hale getirdi. Ulaşılan bu yeni veriler, çatışmanın, bireyi/toplumu her zaman olumsuz yönde etkilemediğini hatta çoğu zaman fonksiyonel bir güdüleme misyonu üstlendiğini ortaya koymuştur. Çatışma halinin gerçekleştirdiği bu güdüleme neticesinde;

  • “Rekabetin artarak kişi ve grupların yeteneklerini azami oranda kullanıma açtığı

  • Mevcut kaynakların daha fonksiyonel kullanılarak daha fazla değer üretimine imkân sağladığı

  • Kurum/kitle içi dayanışma ve işbirliğini teşvik ettiği” gibi yeni ürün/sonuç analizleri geliştirilmiş ve bu bağlamda “derecesi iyi ayarlanmış bir çatışma hali”nin desteklenmesi gereken bir durum olduğu savunulmaya başlanmıştır. Hatta iyi bir liderin temel vasıflarından birinin “astları arasında makul düzeyde bir çatışma halini diri tutmak ve daha da önemlisi çatışma sürecini yönetebilmek” olduğu dile getirilmektedir. Klasik yaklaşımı benimseyen bir yönetici kurumundaki çatışma halini sonlandırmaya çalışırken, modern yaklaşımı benimseyen bir lider çatışma sürecini yönetebilmeye ve diri tutmaya kafa yorar.

    Çatışma süreci ve etkilerine dair tarihsel bağlamda ortaya çıkan bu yorum farklılığının doğru yönde bir ilerleme olduğu kanaatindeyim fakat topyeküncü anlayışın karşı örneklerle yanlışlanmaya mahkûm olduğu ilkesinden hareketle, ne “çatışma iyidir” ne de “çatışma kötüdür” diyebiliriz. “Makul düzeyde bir çatışma halinin kişi ve kurumları olumlu yönde etkileyeceği” tespitini doğru kabul etmek mantıklı görünüyor. Bu tespitin doğruluğunu kanıtlayan örnekleri her an, hem kendi yaşantımızda hem de çevremizde görmemiz mümkün. Önce kendi yaşantımdan bir örnek vereyim, çatışma dönemlerinde haftada iki yazıyı rahat rahat yazarken durağan dönemlerde bir yazıyı zor yetiştirdiğim aylar oluyor. Yine, örneğin futbolda, çatışma halinin üst düzeyde olduğu bir derbi karşılaşmasında ortaya konan olağanüstü gayret ve çaba veya sınıflarımızdaki rekabet halindeki öğrencilerin tutum ve davranışları veya denk kuvvetler ile sınava hazırlanan okulların sınav hazırlık tempolarında bu fonksiyonel güdülemenin etkisini görmekteyiz. Kurumların “öğrenen birer organizma” haline geldiği günümüzde, çatışmanın, kurum içi dinamikleri harekete geçiren parametrelerin en önemlilerinden olduğu şüphesiz.

    Çatışma sürecinin harekete geçirdiği dinamikler ise ayrı ve esaslı bir inceleme alanını oluşturuyor. Rutin dönemlerde abes sayılacak tutum ve davranışlar ve bu davranışlara karşı oluşan algı, çatışma dönemlerinde olağanlaşabilmektedir. Ortak çıkar veya düşmanların bir araya getirdiği insanlar, kurulan –ve çabuk dağılan, suni/zorlama- ittifaklar, “düşmanımın düşmanı dostumdur” tavrı, yüzer-gezer “oportünizme bulaşmış” ortayolcular, giderek sıklaşan ama gün geçtikçe azalan saflar, insanların –eğer yapabilirlerse- bu süreçte kendine eleştirel yaklaşabilmesi veya yanlışlarda bile ağız birliği yapabilecek “yalan aklayıcı” bir goygoy ekibinin kurulması…vs

    Bununla ilgili yazılmış makaleler var aslında ama şöyle bir göz attığımda, genelde, akademik cümleler ve masa başı tespitlerden ibaret olduğunu gördüm. Oysa çevremiz bu anlamda tam bir sosyal deney. Hele hele, çatışma sürecinde, dışarı da kalmayı başarıp süreci dışarıdan takip edebilirseniz mükemmel bir tiyatroya VİP bilet almışsınız demektir, iyi seyirler.

    Çatışma ve çatışma sürecine dair asıl ilgimi çeken kısmı (Bireyin kendi içinde yaşadığı çatışma) bir sonraki yazıya bırakacağım. Sadece bir soru sorarak gelecek yazının zeminini hazırlamak istiyorum;

    “          Vlademir: Seni hiç terk ettim mi?

                Estragon: Gitmeme izin verdin.”

    Buradaki çatışma Vlademir ile Estragon arasında mı? Estragon’un bir iç çatışması mı?

    Yazının içinde de belirttiğim gibi çatışma dönemleri dışında yazı yazmak için ekstra bir vesileye, harekete geçirici bir kuvvete ihtiyaç oluyor. Bazen bir olay, bir kişi yazıya yön verirken bazen bir şarkı hızlandırabiliyor yazıyı. Şüphesiz, çatışma, harekete geçirici kuvveti en güçlü ve sürekli olan ruh hali. Yazılacak birkaç konu ve yeterli materyal olmasına karşın bir türlü kalemi elime alamıyorum. Geçen gün eski defterleri karıştırdım biraz. Notlar alırım sürekli, duyduğum bir sözü, bir fikri, bir kitabı, bir şarkıyı…vs Bazıları unutulur/kaybolur gider, bazılarını kullanırım. Defterlerimden birinde;

    “Peşi sıra giden

    Hüzünler gördüm

    İnsanların.

    Bir patikadan.

    Tümen kadar çoktular

    Ve de hırçın.

    Yeşil elbiseleri ile karşılayan analar

    Gözleri yaşlı.

    Uğurlarken tabutlarını

    Karşılarken hüznü.

    Dudaklarında buruk bir türkü.

    ‘Sen öldün ya oğul, artık ölüm sağ olsun’”

    Ve

    “Anaların yarım yarım beş yediğini söylerdin

    Ama biz yarımlarımızı hiç vermedik ki sana

    Bilmezdik o zamanlar, sofra adabınca

    En son senin kalktığını sofradan, ama

    Tam olarak doyamadığını asla.

     

    Ve şimdi anlıyorum, ana yüreğinin dayanmadığını

    Kendin aç kalsan bile

    Tavan arasını mesken tutalı bir ana kedi

    Bir dilim yoğurtlu ekmeği neden sakladığını”  şiirlerine rastladım, baktım müellifi de ben. Kaşıklamadığımız turşu kalmamış anlayacağınız, ama herkes yazmıştır şiir herhalde, en kötü ihtimalle gençliğinde. Neyse ki ben vakitlice bırakmışım.

    Bu arada üniversite yıllığına da bir göz attım. Herkes için “En çok kullandığı cümle” ve “Öğretmen olmasaydı ne olurdu” bölümleri hazırlanmış. Benimle ilgili bölümde, en çok kullandığım cümle olarak;

    “Hocam okuduğum kitaba göre…” ve öğretmen olmasaydı “sahaf” olurdu bilgisi paylaşılmış. Her ikisinin de çıkış noktasının “kitap” olması mutluluk verici. Okuyorum halen, bırakmadım okumayı. Ahmet Ümit’in Elveda Güzel Vatanım’ını  -zor da olsa- bitirdim. Tekrar karar verdim ki, sevemedim Ahmet Ümit’i. Iwan Illich’in “Okulsuz toplum”u var şu aralar elimde, parçası olduğum sisteme yönelik eleştiriler okumak heyecan verici. Okunmayı bekleyen ne çok kitap var hala. Bu arada birkaç kişiye daha Murat Menteş’i sevdirmeye çalıştım, olmadı. Yılmak yok, ama.

    NOT: Eğer sabredip buraya kadar okuyabildiyseniz, buyurun;

    (Yemek üstüne tatlı niyetine)

    https://www.youtube.com/watch?v=lwBA3R4G5No

    (Bu da kaymağı)

    https://www.youtube.com/watch?v=NcdgxxyGY80

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları