Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
KÖTÜ GÜNLER
Köşe Yazısı Tarihi : 05-01-2017       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

KÖTÜ GÜNLER

Birkaç konuda düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Biraz dağınık, bölük-pörçük olursa şimdiden affınıza sığınıyorum.

Öncelikle yılbaşı gecesi yaşanan vahşete değineyim. Türk Ceza Kanununda “Canavarca hisle adam öldürmek” diye bir tabir var. Öldürmekten, acı çektirmekten zevk almanın karşılığı olarak kullanılıyor. Yılbaşı gecesi düzenlenen saldırı tam olarak buna karşılık geliyor.

Bir süredir “yılbaşı” ile ilgili tartışmalar gündemi meşgul ediyordu. Daha doğrusu –her Ramazan hortlayan tartışmalar gibi- her yılbaşı yaklaştığında benzer tartışmalara şahit oluyoruz. İki taraf da iddiasını güçlendirmek adına masaya yeni bir argüman süremese de, kazananı, “kültürel iktidarın kimin elinde olduğu” belirliyor. Şahsım adına, yerleşmiş bir tavır olarak, aşırılığa karşı olduğumdan, bu konuda da orta yolcu liberal bir yaklaşımı benimsiyorum. Yılbaşı kutlamıyorum(Herhangi bir dini veya kültürel referansla değil, sadece, bize kutlama yapmak için belirli günlerin dayatılmasını saçma bulduğumdan), buna mukabil yılbaşını önemseyen ve kutlamak isteyen herkese saygı duyuyor, (Voltaire’in dediği gibi) bu haklarını savunuyorum. Hatta onlar rahatça kutlamalarını yapsın, bende hoşnut olmadığım bu ritüelden uzak durayım diye o gece dışarı çıkmıyor, evimde vakit geçiriyorum. Bu konuda hareket noktam, insanların bireysel tercihlerine ve yaşam biçimlerine saygılı olmak ve farklı olanı “öteki”leştirmemek. Yaşam tarzı olarak farklılaştığım bu kesimden de benim önemsediğim (Ramazan, dini bayramlar… vs) dönemlerde aynı saygıyı bekliyorum.

Ülkemiz bir süredir ateş çemberinin içinde. Maruz kaldığımız saldırıları tarif edecek iğrençlikte bir sıfat bulmakta, insan güçlük çekiyor. En başta şu ilkeyi kabul etmemiz lazım; hiç kimse farklı bir yaşam tarzı benimsiyor diye bir başkasına baskı ve şiddet uygulama hakkına sahip değil. Bununla birlikte, ben, hiç kimsenin sırf yılbaşı kutlaması yaptığı için onlarca insanı öldürebilecek kadar şuursuz, vicdansız, Allahsız olabileceğine inanmıyorum. Bu terör eyleminin ana nedenini “yaşam tarzı” gibi göstermek büyük bir gaflet olmakla birlikte milletçe çekilmek istendiğimiz tuzağa balıklama dalmak anlamına gelir. Bizim dinimiz içkiyi, kumarı haram kıldığı ölçünün bin misliyle “cana kıymayı” yasaklıyor. Böyle bir inanca mensup insanların bu eylemi gerçekleştiremeyeceği gibi bu eylemi destekleyecek/haklı gösterecek tarzda “Hak ettiler, oh olsun” gibi cümleler kurması da mümkün değildir. Öldürülen insanların orada hangi maksatla bulundukları da bizi değil onları ilgilendirir, sonuçta her koyun kendi bacağından asılacak. İnancımız, görüşümüz ne olursa olsun hiç kimse, hiç kimseye karşı böyle bir vahşeti onaylayamaz. Bu haince saldırıya karşı, milletçe ortak tavır alabilirsek oyunları boşa çıkarabiliriz.

Bu saldırının sadece yılbaşı kutlamaları ile ilişkilendirilip, sınırlandırılabileceğine kesin olarak inanmamakla birlikte her birey ve kurumun bu tür konularda sorumluluk bilinci ile hareket etmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Herkesin yılbaşı lehinde veya aleyhinde görüş bildirmesi “düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bu açıklamaların kurumsallaşmasının tehlikeli olabileceğini yol yakınken fark etmek gerekiyor. Herhalde yapılabilecek en etkili ve en masum şey “haddi aşmanın” yanlışlığını anlatmak olacaktır. Bunun dışında, insanların saygı ve hoşgörü temelinde bir yaşam sürmesinden kimseye zarar gelmeyeceğini hepimiz özümsemeliyiz. Unutmayalım ki yılbaşı kutladığı için kimse Hristiyan olmadığı gibi kutlamadığı için de şuurlu bir Müslüman olmuyor.

Rabbim ölenlere rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına sabır nasip eylesin. Bir daha da milletimize böyle acılar yaşatmasın inşallah.

Değinmek istediğim diğer bir konu da kaynağını;

“Sürekli TEOG da başarısız olan öğrenciler, YGS de sıfır alan öğrenciler, PİSA da en başarısız öğrenciler şeklinde haberler okuyoruz. Yahu bunların öğretmenleri yok mu? Bu öğretmenler ‘Lan benim sınıf niye başarısız acaba?’ diyor mu yoksa bir dert edinmeden maaşını çekmeye gidiyor mu?” şeklindeki bir sosyal medya paylaşımından alıyor. O paylaşımın altına;

“Genelleme kişiyi ve yargıyı yanlışa sürükler. Her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de başarılılar ve başarısızlar vardır. Bu olumsuz tablonun sorumluluğunu topyekûn öğretmene yüklemek densizliktir. Öğretmen –çeşitli nedenlerle- kendisine çizilen rotadan yürümeye mecbur edilmiştir. Kendisinden bir şey katması, imkânsız değil ama çok zor ve risklerle doludur. Çünkü sürekli, “çocuklara hangi kitabı okuttunuz veya hangi sosyal projeyi yaptırdınız?” yerine sınavlarda kaç net yaptırdınız diye soran velilerle muhatap olmaktadır. Bu durumda öğretmenin, öncelik belirleme gibi bir lüksü kalmıyor. Bu durumu aynı şuna benzetebiliriz; gün sonunda kendisine sadece kaç ağaç budadığı sorulan ve az budadığında olumsuz muameleye maruz kalan bir bahçıvana niye bahçe düzenlemesi yapmadın diye sormak” şeklinde bir yorum yaptım ama yeterli bir cevap olduğuna ikna olmadığımdan biraz daha bu konunun üzerine gitmek istiyorum.

Öncelikle şunu belirteyim, cevabi yorumumu “öğrencinin okuma-anlama, muhakeme etme, sorun çözme becerilerini geliştirecek bir ortamın olmaması” üzerine temellendirmeye çalışmıştım. Tabi bu iddia detaylandırılmaya muhtaç.

Öğretmenlik ile ilgili tartışmalar yeni de değil, bitecek gibi de değil. Memuriyet içerisinde hakkında en çok spekülasyon dönen alan –kuşkusuz- öğretmenlik. Bunda birçok şeyin etkisi var(Örneğin ülke ve dünyanın geleceğinin şekillendirilmesinde oynadığı rol, -süresi konusunda bir türlü uzlaşılamayan- yaptığı tatil miktarı…vs gibi çok farklı ve haklılık ile saçmalık arasında geniş bir yelpazesi olan bir tartışma bu). Güncel tartışmanın nedeni ise PİSA değerlendirmesinde alınan kötü sonuç. Bu sonuçlar üzerine yapılan, yukarıdaki gibi toptancı ve kolaycı yorumları görünce bu değerlendirmede derece yapan ülkelerin eğitim sistemlerine dair birkaç makale, köşe yazısı okuyarak bir fikir sahibi olmaya çalıştım.

Bir kere ilk başta yapılması gereken şey “eli öpülesi, kutsal meslek..” demagojisinden kurtulmak olmalı. Şu bir gerçek, ülkemizde öğretmenliği tercih ve öğretmenliğe talep “zorunlu hallerde” gerçekleşen bir eylem halini almış durumda yani diğer seçenekler imkânsız ise öğretmenlik tercih ediliyor. Ama –örneğin PİSA da birinci olan- Singapur’da öğretmen adayları ülkenin seçkin öğrenci kitlesi içinden geliyor. Öğretmen yetiştiren okullar en başarılı öğrencilerin tercih ettiği okullar arasında yer alıyor. Buna ek olarak bu okulların eğitim süreci de –mesleğin gerektirdiği biçimde- uygulamaya dönük planlanmış. Eğitim sürecinde birey –yeterince- sınıf havasını teneffüs etmiş, öğrencilerle iletişim kurmuş, sorunlarla yüzleşmiş ve çözümünü gözlemlemiş, bireysel farklılıkları yerinde incelemiş..vs oluyor. Bizde de bu doğrultuda adımlar atıldığını –stajyer öğretmenlik uygulaması gibi- belirtmekte fayda var.

Sonra bu ülkelerde öğretmen, edilgen bir konumda değil. Uygulamakla mükellef olduğu programın, aynı zamanda, yaratıcısı durumunda. Dolayısıyla baştan sona sürecin içinde yer alarak sürece müdahale şansına sahip. Son zamanlarda eğitim sitelerinde paylaşılan haberler doğru ise, bizde de güncellenecek müfredat için öğretmenlerden, sivil toplum kuruluşlarından ve ilgili kurumlardan raporlar istenecek, bu raporlar doğrultusunda bir çalışma yapılacakmış. İsabet olur.

(Bu noktada branşımla ilgili branşımla ilgili bir değerlendirme yapmak istiyorum; biz 8. Sınıflarda haftalık 2ders saatinde koca T.C İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi müfredatını, 5. Sınıflarda sadece 6 ders saatinde Atatürk İlke ve İnkılaplarını, 6. Sınıflarda sadece 3 ders saatinde matematik konum, coğrafi konum, kıtalar ve okyanusları öğretmekle mükellefiz. 5. Sınıf öğrencisi “Tevhid-i Tedrisat”ı doğru telaffuz edebildiğinde sevinçten havalara uçarken, bizim birkaç dakikada, bu kanun ile “çağdaşlaşan, birlik ve beraberliği sağlanan eğitim” anlayışını kavratmamız gerekiyor. Bu tür aksaklıklara dair, bizzat uygulayıcılardan alınacak dönütlerin değerlendirilmesi yerinde bir tedbir olacaktır.)

                Ayrıca başarılı ülkelerde “Öğrenciler işbirliği içerisinde öğrenir, grup halinde oturur, tek yönlü bilgi akışı yoktur” deniyor. Bunlar, az çok eğitim bilimleri, insan psikolojisi bilen herkesin söyleyebileceği şeyler. Ancak ben 35 kişilik sınıfta derse girdiğimde, oturacağım masayı rahatlatmak için biraz ileri itsem en arka sıradaki öğrenci kafasını dolaplara çarpıyor, o sırasını biraz rahatlatmaya çalışsa ben öğretmen masası ile kitaplık arasında sıkışıyorum. Böyle bir ortamda da öğrenci yerleşimi noktasında çaresiz kalıyorsunuz.

Geçenlerde sosyal medyada dolaşan bir paylaşım vardı. Sınıf toplantısına katılan bir öğrenci velisi tarafından yazılmış. Öğretmen “Çocuklarınızın evde çalışmasını takip edin, ödevlerini kontrol edin” gibi şeyler söyleyince bu zat “Ben evde öğretmen rolüne bürünüp ödev kontrol edemem, o sizin göreviniz” minvalinde bir şeyler söylemiş ve epey takdir de toplamış. Acaba algı şu mu gerçekten? “Senin yapman gereken ödev kontrolünü de biz yapalım, sen sınıfta keyif çat” Yani 35 kişinin ödevini tek tek kontrol edemememin nedeninin sınıfta keyif çatmak değil de bir şeyleri yetiştirme, daha farklı kaynaklara yer verebilme kaygısı olduğunu nasıl anlatmalıyım?

Bütün bunlara birde “net ortalaması odaklı” yaklaşımı ilave edin. Her yerde bir net fetişizmi. “Sen kaç net yaptın? Senin netin düştü. Bütün arsızlıkları yapıyorsun ama boş ver netlerin yüksek…” Ben hiçbir öğrenci velisinin bir öğretmeni; “Çocuğumuzun davranışlarında bir bozulma var, çevresine eskisi gibi duyarlı değil, eskisi gibi yardımsever değil…” diye aradığını duymadım, ama netler düşmeye görsün, izleyin cümbüşü. Kendimizi de bu fotoğrafın dışında tutamayız. Eğitim alanında yaşanan her olumlu gelişmede de, olumsuzlukta da hepimizin sorumluluğu olduğunu biliyoruz.

Birde doğa bilimleri ile toplum bilimlerini aynı terazide tartamayacağımızı, birinin diğerine üstünlük iddia edemeyeceğini artık idrak etmemiz gerekiyor. Batı’nın Sanayi inkılabı sonrası yarattığı, mekanik ilişkilere dayalı, maneviyatı vicdanı dışlayan, maddeci medeniyetini kutsamanın bize bir faydası yok. Biz “Dağlara buğday tohumları serpin, Müslüman ülkede kuşlar aç kaldı demesinler” diyen Hz. Ömer’in işaret ettiği “-sadece insan değil- Canlı merkezli” bir medeniyeti inşa etmeliyiz.

Şimdilik öğrenci velisi olmadığım için “tuzum kuru” olduğundan böyle düşündüğüm sanılabilir ama her zaman şunu söylüyorum; kızlarım için hayal ettiğim eğitim, akademik başarı/deneme sınavı odaklı bir yaklaşım değil. Öncelikle “vicdanlı bir insan, kendisiyle barışık mutlu bir birey, ilgi ve yeteneklerini fark edip bunları geliştirebilme” gibi öncelikleri olan bir yaklaşımın hâkim olduğu bir anlayışa emanet etmek istiyorum onları. Bir resme baktığında, bir tiyatro izlediğinde, bir müzik dinlediğinde veya bir kitap okuduğunda ona dair yorum yapabilecek bir estetik kaygı ve talebe sahip olmalarını umuyorum. Doğuştan sahip olduğu bir yetenek veya ilgi varsa, dâhil olacağı eğitim sürecinin öncelikli olarak o alana ağırlık vermesi gerektiğini düşünüyorum. Akademik başarının olacağı varsa zaten oluyor.

NOT: Uzun bir süredir kitap okumuyordum. Bu süre zarfında sadece “akıntıya karşı yüzebilmek” ve “Hz. İsa’nın ‘ilk taşı en günahsız olanınız atsın’ meydan okumasını yaşatabilmek” adına herkesin küfür ettiği bir dönemde Kadir Mısıroğlu hatıratını okudum. Artık kitap okuyabileceğim bir zemine kavuştum. Bundan sonra kitap ve kendi alanım dışındaki işlere karışmak istemiyorum.

NOT: Söz sende üstadım;

https://www.youtube.com/watch?v=ch_gfMEC5l0

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları