Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
MÜLTECİ ÇOCUK
Köşe Yazısı Tarihi : 10-02-2017       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

MÜLTECİ ÇOCUK

Bizim dersin içeriği gereği, meslekler ile ilgili fazlaca bahis açılır. Bizde, yeri geldikçe öğrencilerin kendileri ile ilgili gelecek öngörülerini yoklarız. Bir öğretmenin “Hangi mesleği kendinize daha yakın hissediyorsunuz?” sorusu, aynı zamanda, “bireyin kendini tanıma, mesleklere dair bilgi sahibi olma ve bilinçli bir hedef koyabilme” yeterliliği hakkında çok değerli bilgileri açığa çıkarır. Tüm öğrenciler ile konuştuktan sonra “Şimdi de bana sorun bakalım, ben ne olmak isterdim” diye onları teşvik ederim. Mesleğimi isteyerek seçtiğimi düşündüklerinden “tabii ki öğretmen” diye karşılık alırım çoğunlukla. Ben, “Elimde olsaydı gazeteci olmayı isterdim” dediğimde -meslek repertuvarları öğretmen, doktor, polis ile sınırlı olduğundan- büyük bir çoğunluğu şaşırır.

Benim gazeteciliğe ilişkin merakım ise, olması gerekenden çok sonra, göreve yeni başladığım dönemde oluşmaya başladı. Birçok konuda olduğu gibi gazeteciliğe dair ilk deneyimimi de Bursa’daki ilk görev yaptığım okulda yaşadım. Geleceğe dair bütün stratejisi, “benim maaşımdan geçimimizi sağlayarak kendi maaşını biriktirmek” olan –ve bu sayede şu aralar üçüncü apartmanının temellerini atabilmiş olan- bir ev arkadaşım vardı. Şaka bir yana, alanında son derece yetkin ve donanımlı bir öğretmen olan bu arkadaşım, bana oranla, çok daha girişimci ruhlu ve özgüvenli idi. Eğer o, bir okul gazetesi çıkarma fikrini ortaya atmış olmasa, ben, 30 yılda geçse böyle bir işe girişemezdim. Onun bu fikrini benimsedik, geliştirdik ve “İlerle Artık Medya Grubu”nu basın dünyasına kazandırdık. Öncelikle ismini nerden aldığını paylaşmak istiyorum;

O zamanlar Şahan Gökbakar henüz Recep İvedik filmlerini çekmemiş, ama kısa skeçler halinde Recep İvedik karakterini yaratmaya başlamıştı, biz de takipçileri idik tabi. O skeçlerin birinde “Kim 500 Bin İstemez ki” yarışmasına katılan Recep İvedik’in yarışma sunucusu Konan Bey’e söylediği bir replik olan “İlerle Artık” hem bizim gazetemizin adı hem de günlük hayatımızda sıkça kullandığımız bir slogan haline geldi. O gazeteye dair anlatılacak ne çok şey var aslında ama ben, hatırlamaktan keyif aldığım birkaç anekdotu paylaşmakla yetineyim;

“Gazetenin ilk sayısında, belli bir tiraj yakalamak amacı ile promosyon yapalım dedik ve 3 kupona Can Dündar’ın Sarı Zeybek belgeselinin Cd’sini vermeyi taahhüt ettik. (Tabi o zamanlar Can Dündar, John Dündar haline gelmemiş yani ihanetini dışa vurmamıştı.) Ancak baktık ki işler iyi gitmiyor, ikinci sayıdan sonra iflasımızı açıklayarak Cd masrafından yırtmış olduk.”

“Bizim evde yemekleri yapma görevi ev arkadaşımındı ancak o çoğu zaman görevini aksattığı için sıklıkla yemeklerimizi dışarda yemek zorunda kalırdık. Yine böyle bir gün bir lokanta da yemek yerken, yüzümüzü saklamaya çalışır bir şekilde bir fotoğraf çektirdik. Gazetenin ikinci sayısında olayı ve fotoğrafı ‘Gazetemizin editörleri kazandıkları parayı yerken objektiflere yakalandı’ şeklinde haberleştirdik. Kendimizle dalga geçebiliyor ve yaptığımız işten keyif alıyorduk anlayacağınız.”

“Yine bir gün, bizim okuldan olmayan bir öğrencinin koltuğunun altında ‘ilerle Artık’ gazetesini görünce epey duygulanmıştık..:)”

Söz Bursa’dan ve anılardan açılmışken paylaşmak istediğim bir anım daha var. Öğretmenlik özel, farklı bir uğraş. Kutsal meslek söylemine katılmıyorum, sonuçta biz de profesyonel bir meslek icra ediyoruz. Ama dediğim gibi özel bir yönü var, o da malzememizin “hayata yeni adım atmakta olan, hayata dair değerlerini ve paradigmasını oluşturmaya henüz başlamış olan insanlar” olmasından kaynaklanıyor.

Bir gün facebook hesabımın mesaj kutusuna;

“        Hocam merhaba. Ben sizin Şehit Kurmay Binbaşı Ufuk Bülent Yavuz İÖO ndan ortaokul öğrencinizim. Ne mutlu bana ki sizin gibi bir öğretmene sahip olmuşum sizin gibi bir sosyal bilgiler öğretmeni olabildim. İçimde öyle büyük bir sosyal bilgiler sevgisi büyüttüğünüz için size çok teşekkür ederim. Saygı ve sevgiyle hep sizi anıyorum tekrar her şey için çok teşekkür ederim”

şeklinde bir mesaj geldi. Mesajı okur okumaz o günlere döndüm. O dönemde, biz yine ev arkadaşımla hafta sonları ücretsiz kurs açmıştık. “En kötü para, bedava paradır” olduğundan öğrenciler pek teveccüh göstermezlerdi. Katılan, çoğu zaman birkaç öğrenciyi geçmez hatta tek bir öğrenciye ders anlattığımız zamanlar olurdu. İşte o tek başına dersi dinleyen öğrenci, yıllar sonra bana bu mesajı gönderen öğrenciydi.

Bu türden bir iletişim çok sık yaşadığım şeyler değil. Buna benzer bir örneği  Dinar’a ilk atandığım dönemler SP Yatılı Bölge Ortaokulu’nda yaşadım. Ondan bahsetmez isem ona haksızlık etmiş olurum. Her hatırladığımda mutluluk duyduğum, kendisine de “Bir kızım olursa sana benzemesini umarım” dediğim bir öğrencim vardı. Onun öğretmenler günü mesajlarını asla silmem, işte bir örneği;

“İyi ki yollarımız bir gün bir okulda karşılaşmış da bu günü benim için anlamlı kılıyorsunuz. İyi ki Allah sizler gibi öğretmenler ile tanışmayı nasip etmiş bana. Burada ‘sizler’ derken, bizim zamanımızdaki SP YBO kadrosunu söylüyorum. Sizdeki samimiyeti, öğretmen-öğrenci ilişkilerini hiçbir yerde tatmadım.”

Gazeteciliğe dönecek olursak, Bursa’daki görevimden sonra atandığım SP YBO’da da bir gazetecilik deneyimim oldu. Dönemin okul müdürü Mehmet Öztürk’ün yönlendirmesi ve teşviki ile aynı okuldan başka bir öğretmen arkadaş ile birlikte “Gelecek Bizimle Gelecek” dergisini çıkardık. Bu dergi de “İlerle Artık” dergisi gibi ikinci sayıdan sonra yayın hayatına veda etti. (‘Tecrübe, hayatın sana kel kaldıktan sonra tarak vermesidir’ sözünde olduğu gibi) Anladım ki bir okul dergisi çıkarmak, ülkemizdeki birçok okul için, yersiz bir uğraş. Ancak bir özel okul veya elit profile sahip bir devlet okulunda yapıldığında anlam kazanabilir. Ben bir şehir dergisi çıkarılabileceği kanaatindeyim. Bu anlamda belli bir geçmişe ve birikime sahip olması, Dinar’ın, böyle bir işin üstesinden gelebileceğini düşündürüyor.

NOT: Bu arada bolca kitap okuma fırsatım oldu. Kısaca paylaşmak isterim;

  1. Hasan Ali Toptaş/Kuşlar Yasına Gider:

Hayatım boyunca okuduğum en gerçekçi romanlardan biri. “Okurken anlatılanı yaşamak” tabiri bu eser için kullanılabilir. Bu eseri benim için biraz daha yakın ve anlamlı kılan yanı ise anlatılanların büyük bir bölümünün Denizli’de geçiyor olması. Hatta Isparta, Burdur ve Dinar’da kitapta yer bulmuş. Elimden düşürmeden okudum diyebilirim, yazarın tavsiye ettiği Talip Özkan’dan “Havada Turna Sesi Gelir” türküsünü dinlemeyi unutmayın.

https://www.youtube.com/watch?v=_KCPDHKuIJw

  1. Jeray Kosinski/Boyalı Kuş:

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali korkusuyla ailesi tarafından uzak bir köye gönderilen küçük bir çocuğun başına gelen felaketleri anlatan bir eser. Evlat sahibi bir insanın ilk sayfalarda ağlamaması, en azından hüzünlenmemesi mümkün değil. İlerleyen sayfalarda da acı ve vahşet katlanarak devam ediyor ama ya okuyucu “bu kadarı da olamaz” kanaatine vardığından ya da “acıya alıştığından” anlatılanları olağan karşılamaya başlıyor. Kitabın her sayfası acı ve hüzün ile şekillendirilmiş. Öyle ki yan anlatılar bile dehşete düşürecek oranda vahşetle süslenmiş. Kitabın ismini aldığı “Boyalı Kuş” bölümünü özetlersem, eserin ruhuna sinmiş vahşete dair bilgi sahibi olacağınızı düşünüyorum;

“Kuşlara tuzak kurarak onları yakalayan bir yan karakter var. Yakaladığı kuşları öldürmüyor ama tüylerini farklı renklere boyayarak serbest bırakıyor. Özgürlüğüne kavuşan kuş hemen benzerlerinin yanına gidiyor ama tüylerinin renginden dolayı, kuşlar onu parçalayana kadar gagalıyor.”

  1. Stefan Zweig/Satranç:

Nazi zulmünden kaçan bir Yahudi’ye dair kısa bir anlatı. Eser. “Avrupa ve Avrupa değerlerinin çöküşü” şeklinde bir tanıtıma sahip. Her zaman “bencillik, kendini beğenmişlik ve ötekileştirici” diye eleştirdiğim Avrupa’nın hangi değerinin çöküşü olabilir diye düşündüm Avrupa/Batı –dünya savaşlarına da neden olan- yaşadığı bazı krizlerden sonra en azından kendi içinde bir mutabakat sağlamaya gayret etti. Avrupa Birliği gibi siyasi ve ekonomik örgütler, NATO gibi güvenlik teşkilatları ortak bir “Avrupalı kimliği” yaratmaya dönük girişimlerdi. Ortak para birimi, sınırların kalkması gibi politikalar ortak kimlik yaratmaya dönük ciddi girişimlerdi fakat güncel durumda başarısız oldukları aşikâr. Bu eserin bahsettiği dönem için ise bu tür değerlerden bahsedilebileceği kanaatinde değilim.

  1. Cengiz Dağcı/ Onlar da İnsandı:

Eser, Kırımda ki Tatar Kızıltaş köyünün, Sovyet komünizmi tarafından ele geçirilmesi ve mallarına el konulması anlatılıyor. Olay Bekir-Esma çifti ve kızlarının küçük dünyası etrafında şekilleniyor. Onlar da insandı, bir köy romanı. (Okurken benim aklıma, Türk klasiklerinden, Nabizade Nazım’a ait Karabibik’i geldi.) Bir köylünün hayalleri, hedefleri, beklentileri ne kadar sıra dışı olabilir ki? Bekir’in de atadan kalma biraz toprağı, bir evi ve bunlara bağlı bir dünya öngörüsü vardır. Nasıl ki bir köy insanının sıra dışı bir hayatı olabilme ihtimali çok düşükse, karşılaşacağı sorunların da olağanüstü şeyler olabilme ihtimalini zayıf görürüz. Ama bu noktada yanıldığımızı bu eser bize hatırlatıyor.

Onlar da İnsandı’yı okuduktan sonra, bizi komünizme ikna etmeye çalışanların bize komünizmi Rusların gözünden anlattığını düşündüm. Komünizmin eşitlikçi, paylaşımcı ideallerinin kendinden olmayana bir merhamet sağlayamadığını görmek mümkün ve üzücü.

  1. Sinan Akyüz/ İncir Kuşları:

Savaşın en iğrenç yüzünü Bosna Savaşı üzerinden bize taşıyan bir eser İncir Kuşları. Hikâyesi inanılmaz hüzünlü. Hep söylüyorum,  insanın asıl gücü, merhameti ve insanlığı kendisinden zayıflara karşı tutumu ile ölçülür. İstemesek de savaşlar yaşanıyor, savaşta cephede insanların birbirini öldürmesi, savaşın en hafif yıkımı kabul edilebilir. Asıl, zulüm, cephe gerisinde günahsız ve zayıf durumdaki kadına, çocuğa ulaştığında savaşın iğrençliği ortaya çıkıyor. Eğer Boyalı Kuş, Leyla, Uzaklara Giden Yol, İncir Kuşları’nı ard arda okursanız savaş karşıtı bir aktivist olmak kaçınılmaz görünüyor. Bu vesile ile Aliya İzzetbegoviç’e Allah’tan rahmet diliyor ve Bosna-Hersek eski milli marşını sizinle paylaşmak istiyorum;

Allah'ın mavi arşına,
mabetlerden tekbirler yükseliyor,
bunlar ülkemin şarkılarıdır,
tüm ovalar, dağlar bunu haykırıyor.

kanlı toprak üzerine kurulmuş,
sevgili bosnam benim.
iki gözüm gibi korurum seni,
çünkü ben senin oğlunum, senin..

tuna'da altın tohum,
drina'da mavi şafak..
neretva' da güneş batarken,
sava ovalara yayılır.

kanlı topraklar üzerine kurulmuş,
sevgili bosnam benim.
iki gözüm gibi korurum seni,
çünkü ben senin oğlunum, senin...

  1. Selman Kayabaşı/ Teşkilat:

Yazarın okuduğum ilk eseri. Türk tarihindeki bütün önemli olayların gizli bir teşkilat tarafından yönlendirildiğine dair yarı kurgusal bir yapıya sahip. Eserden çok beğendiğim bir parçayı alıntılamakla yetineceğim:

“Derler ki Murad’ın tahttan ayrılışında Hacı Bayram Veli’nin de tesiri vardır. Şeyh hazretleri, hadiste müjdelenen komutanın, Şehzade Mehmet olduğunu söyleyip, Sultan Murad’a bir tavsiyede bulunur. ‘tahtı Şehzade Mehmet’e bırakırsan, hadiste müjdelenen askerlerden biri olabilirsin” der. Sultan Murad tahttan çekilir ve oğlunun emrine girer. Lakin ömrü fethi görmeye yetmez.

Hazreti Muhammed’in İstanbul’un fethini müjdeleyen;

““İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir." Hadisine gönderme yapan bu diyalog ne derinliklidir.

Burada "tahtı şehzade Mehmet e bırakırsan müjdelenen askerlerden biri olabilirsin" yaklaşımı mükemmel. Yani hadiste "ne güzel komutan" diye müjdelenen sen değilsin ama tahtı bırakırsan "ne güzel asker" diye müjdelenenlerden olabilirsin diyor ve - doğru olduğunu kabul edersek - Sultan Murat da ki tevazu ve hikmete bakın ki müjdelenen komutan değilsem hiç değilse müjdelenen asker olurum ümidiyle kendi isteği ile tahtı bırakan tek padişah oluyor. Demek ki taht ancak böyle bir motivasyon ile kendi isteği ile bırakılabilirmiş...

                                               

 

NOT 2:                         Mülteci Çocuk(Alyan/Ümran)

                                                                                                                                                                  

İzin ver,

Vursun sahile birazcık umut.

Kaldırır başını

Can verdiği sahilden belki de

Gülümser bir mülteci çocuk.

 

Ve bu kez,

Yaş olup akar gözünden

Hiç tatmadığı,

Bir damla mutluluk.

 

Sen! Akdeniz

Ders kitaplarının kadim yaşam kaynağı

Hiç sordun mu kendine,

                                               “Hangi mülteciye              

Boğmak için değil

Sarmak için açtın kucağını?”

 

NOT:  Buyur üstad:

 https://www.youtube.com/watch?v=EGuP0_4O1rQ

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları

Teşekkür ederim kardeşim, bende seninle tanıştığım için kendimi şanslı kabul ediyorum. Sağol, varol. ( 13-02-2017 / 17:11:46 )

Ersin Acar

Kıymetli dostum seni tanıdığım için mutlu seninle bir şeyler başarabilmek imkanı bulduğum için gururlu ev arkadaşı olabildiğim için şanslı hissediyorum.. okul gazetesini önemsiyorum yazı yazmayı öğrencilerime yazdırmayı önemsiyorum. Çünkü biz biziz. Ve tamamen bize ait olan okul gazetesi en az bizim kadar biz. Hatırlarsan tek ilkemiz "kopyala yapıştır bir gazete olmayacak her şeyiyle bize ait olacak" İlkesiydi. amacımız biz olmaktı. Dikkat edersen hep biz diyorum. Bu güzel ülkemiz için dünyamız insanlık için güzel insanlarımızla ne kadar biz olursak o kadar mutlu olacağız. İyiki varsın ey dost! Her zaman var ol.. ( 12-02-2017 / 11:46:47 )

İsa Ülkü
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları