Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
PAYİTAHT “ABDÜLHAMİD”
Köşe Yazısı Tarihi : 02-04-2017       
Ersin Acar


( Konuk Yazar )

PAYİTAHT “ABDÜLHAMİD”

Üniversite birinci sınıfın –yanılmıyorsam- ikinci dönemindeyiz. Kendisinin bir ilim deryası olduğunu sonradan anladığımız, bir tarih hocamız var. Ne kendisine ne derslerine bir türlü ısınamadım zira öyle bir ders anlatım metodu ve sınıf hâkimiyeti var ki, dikkatinizi bir saniye bile kendisinden ayırmanıza izin vermiyor. İsim isim, saat saat naklettiği tarihi vakalar, sürekli bir soru bombardımanı, benim gibi ön plana çıkmayı pek sevmeyenleri epey rahatsız ederdi. Bu nedenle onun derslerinde mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışarak dersin sonunu getirmeye gayret ederdik. Gel zaman git zaman, bu hocamız dördüncü sınıfta da staj koordinatörümüz oldu ve bir gün ansızın ders dinlemeye geldi. Ben de kendimi tahtanın önünde ders anlatırken buldum. Başladım anlatmaya; Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet…Şimdi 5-6 ders saatinde zor anlattığımız bu konuları o gün 20-25 dakikada anlatıp bitiriyordum ki hocamız, öğrencilerin bir de kendi anlatımından dinlemeleri için müsaade istedi ve tahtaya çıktı. Muhtemelen en rahatsızlık duyduğu konuyu, I. Meşrutiyet ve Abdülhamid’i anlatmaya başladı;

“II. Abdülhamid 93 harbini bahane ederek meclisi kapattı, anayasayı askıya aldı ve 30 yıl sürecek istibdat dönemi başladı” ifadesini;

“Milliyetçilik fikrine kapılmış azınlık mebuslarının, Osmanlının zayıflaması uğruna meclisi çalışamaz hale getirmeleri sonucu, II. Abdülhamid, 93 Harbini gerekçe göstererek meclisi fes etti” şeklinde düzeltti.

Bu iki ifade arasındaki farkın, iki farklı dünya görüşünü yansıttığını sonraları yaptığım okumalarla kavradım.

Abdülhamid ile ilgili –bu yazıda- fazla tafsilata girme niyetinde değilim. Tarihte bazı olaylara ve şahsiyetlere hissi yaklaştığımı kendim de fark edebiliyorum. Ben yıllar evvel, üniversitede iken “Bahtsız Sultanlar” diye bir yazı yazmış ve o yazıda, kaderi, tarih yazanların elinde şekillenen –Abdülhamid, Vahdettin gibi- padişahlardan bahsetmiştim. Tarih fazlasıyla ideolojik bir disiplin. Tarihçinin objektif olması çok zor olduğu gibi, dilerse kendi ideolojisi doğrultusunda “kahramanlar” ve “hainler” yaratabilir. Hele bizim gibi büyük yapısal ve zihinsel devrimler gerçekleştirmiş toplumlarda çok fazla kahraman ve hain olduğu gibi, zaman içerisinde bu rollerin değişime uğraması kuvvetle muhtemeldir. Bizim köklü devrimimiz yakın sayılabilecek bir geçmişte gerçekleştiğinden henüz taşlar yerine oturmuş değil, yani zemin kaygan. Kültürel iktidarın el değiştirmesi rollerde de değişimlere yol açacak. Yakın zamanda bunun örneklerini, artarak, göreceğiz.( İskilipli Atıf Hoca, Çerkez Ethem, Vahdettin, Menemen Olayı gibi vakalar tartışılmak üzere sırasını bekliyor)

Bizim tarih yazımımız “İttihatçı” bakış açısının ürünüdür. “Jöntürk” ile “İttihat ve Terakki” geleneği, topraklarımızda dış ikameli bir özgürlük talebinin ortaya çıkardığı yapılardır. Merkezi otoritenin zayıfladığı Osmanlının son dönemlerinde siyasi ve kültürel iktidara hâkim olmayı başaran bu geleneğin idealleri ile uyumlu iseniz “kahraman”, değilseniz “hain” olarak yaftalanmanız kaçınılmazdı.  Bu anlayışın sonucu verilen hükümlerin tamamının hatalı veya doğru olduğunu söyleyemem fakat –II. Abdülhamid özelinde konuşmam gerekirse- “İstibdat için bahane” ile “Damarlarına milliyetçilik zerk edilmiş azınlıklara sahip bir çokuluslu imparatorluk olan Osmanlının öncelikli meselesinin bir meclis ve meşrutiyet değil, devletin bekası olduğunu düşünmek” ifadelerinden ikincisi bana daha inandırıcı geliyor.

Özgürlük düşmanı bir despot, Kızıl Sultan olarak resmedilen Abdülhamid Türk tarihinin en tartışmalı simalarından biridir. Abdülhamid’in özgürlük algısı ile onu despot olarak niteleyen İttihatçıların özgürlük algısı arasında epeyce fark olduğu şüphesiz. (Bu noktada şunu da belirtmek istiyorum, şahsi fikrimde de vaktinden önce olgunlaşan özgürlük talebinin yersiz ve şımarıkça olduğuna inanır, bir toplumu felakete sürükleyebileceğini düşünürüm. Benim önceliğim güvenli ve huzurlu bir toplumdur. İnsanların güvenle evinden çıktığı, sağ salim evine dönebildiği bir ülke öncelikli gaye olmalıdır. Örneğin, bir üniversite de terör örgütünün propagandası yapılabiliyorsa, “Üniversitelere polis giremez” sloganı bir zırvalıktır. Yine, bir yerlerde bombalar patlıyor ve masum insanlar can veriyorsa “arama yapılamaz, araç durdurulamaz” gibi itirazların bir kıymeti yoktur.)

“Neden Abdülhamid üzerinden böyle bir kavga yürüyor ya da Abdülhamid rast gele seçilmiş bir figür mü?” tartışmasını yapmak gerekiyor. Benim açımdan bunun cevabı gayet açık, o da “kendisinden bir süre sonra yaşanan rejim değişikliği” ile alakalı.

Devrimler bir önceki sistemin yetersizliği ve çöküşü üzerine bir zihinsel inşa sürecine gerek duyarlar. Öncesinde devrimin şartlarının olgunlaşması, sırasında devrim dinamiklerinin harekete geçmesi, sonrasında da devrimin ve getirdiklerinin kabul görmesi, yerleşebilmesi adına mutlaka bir önceki sistem ve o sistemin aktörleri olumsuzlanmalıdır.

“Biz zaten bir enkaz devraldık” cümlesi hepimizin malumudur. Göreve yeni gelmiş bir hükümet de, bir teknik direktör de aynı iddiayı dillendirir. Tabi bu durumda, geçmişin enkaz olduğunun kanıtlanması öncelikli bir mesele halini alır. Bu iddianın inandırıcılığı nispetinde “yeni”ye pirim ve mühlet verilir. Bu aşamada tarihçilere ve sanatkârlara büyük iş düşer. Ne hazin ki, Mehmet Akif de bu işe gönüllü memur olmuştur. Şöyle ki;

“Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i iblise” diyerek Abdülhamid’in iblisi arattığını söylerken, bir başka şiirinde;

“Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb (karmakarışık) işler

Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer

Akıbet çok kötü” diyerek kurtuluşu Abdülhamid’in ölmesine bağlamaktadır.

Abdülhamid döneminin enkaz olup olmadığı bu yazının konusu değil ancak hüküm vermeden evvel bu tavrı akıldan çıkarmamalıyız.

Akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer husus da şu; Abdülhamid’e saygı duymak, benim lügatimde, asla çağdaş Türkiye’ye, onun değer ve ilkelerine düşman olmak anlamına gelmiyor. Bence tarih bir bütündür. Mete Han da bizim, Ertuğrul da, Sultan Mehmet de, Abdülhamid de, Atatürk de. İyisiyle kötüsüyle, günahı ve sevabıyla bütün Türk tarihini sahiplenecek, yeri geldiğinde hatalarından ders alacak, yeri geldiğinde zaferleriyle gururlanacağız ama hiçbir zaman reddi miras yapmayacağız.

TRT 1 de yayınlanan “Payitaht Abdülhamid” dizisi de tarihe sahip çıkmanın güzel bir örneğini oluşturuyor. Bir süredir, sosyal medyada, böyle bir dizinin varlığına dair paylaşımlara rastlıyordum ama uzun zamandır düzenli bir şekilde herhangi bir diziyi takip etmediğimden, bu diziyi de izlemeye pek heveslenmemiştim. Ne zaman ki bu dizide yayınlanan bir türküyü dinleyerek –az çok- olayları, karakterleri, kıyafetleri gördüm, o zaman diziyi izlemeye karar verdim.

Mutlaka eleştirilecek yanları vardır ki zaten basında çeşitli eleştiriler (Örneğin, o dönemde mehter olmaması, eski yazılarda hatalar olması, püsküllü cülus sancağı olmaması…gibi) yayınlandı. Böyle iddialı yapıtların eleştiri alması kaçınılmazdır. Ben, ana hatlarıyla, diziyi fazlasıyla beğendiğimi belirtmek isterim. Özellikle de ana karakterin, yani Abdülhamid’in Bülent İnal tarafından canlandırılmış olmasının son derece isabetli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Duruşu, ses tonu, jest ve mimikleriyle bende derin bir saygı ve hayranlık uyandırdı. Herhalde kendisini bir yerlerde görsem, “Hünkarım” deyip elini öpmek isterim.

Uzun lafın kısası, izleyin izlettirin ve tarihimize sahip çıkın.

Abdülhamid Han marşını dinlemeden olmaz;

https://www.youtube.com/watch?v=YXE9v-3xUDI

Şu türküyü dinlemeden de olmaz;

https://www.youtube.com/watch?v=tpUWNPakuEM


Seni dinlemeden hiç olmaz üstat;

https://www.youtube.com/watch?v=y19TlTiENw4

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları
Bu haberle ilgili henüz hiç ziyaretçi yorumu yazılmamıştır. İlk yorumu yapmak için lütfen buraya tıklayınız...
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları